Kemal Bilbaşar; Her zaman ve daima | Feridun Andaç

Mayıs 3, 2022

Kemal Bilbaşar; Her zaman ve daima | Feridun Andaç

Kemal Bilbaşar benim yazarlarımdandır. Bunu başta söyleyeyim. Bizim tatlı su aydınları hemen burun kıvıracaklardır, eminim! Çünkü çoğunun okumadığını az  çok bilirim.

Onun Yeşil Gölge romanıyla Sarıkamış İlçe Halk Kütüphanesi’nin raflarında karşılaşmıştım. Kemal Tahir’i, Orhan Kemal’i, Yaşar Kemal’i okuyan o ilkgençlik çağının delifişeği, bu romanı da çekip almıştı raftan, ve kasabanın orta yerindeki çay bahçesine geçip nefesine tutarak okumaya başlamıştı.

“12 Mart” askeri darbesi geldi gelecekti. Yazdı. İller Bankası Sarıkamış Su İşleri Şantiyesi’nde “yaz işçisi” olarak puantörlük yapıyor, yemekhanenin iaşe işlerini kotarıyordum. Ama asıl işim okumaktı. Şantiye şefimiz “Uzun Muzaffer” kalender biriydi. Akşamları rakı sofrasında gözü hep beni görmek isterdi. “Aslanımsın, içme, ama tat. Ben keyfimden içmiyorum. En iyisini sen yapıyorsun: Oku, adam olmak için değil, insan olmak için… Memlekette  adam çok, insan az,” der, mutlaka okuduğum bir elimdeki/önümdeki  kitaptan birkaç sayfayı sesli okumamı isterdi. Yeşil Gölge elimin altındaydı o akşam.

Hatırlarım; “36. Sayfayı oku. Madem ki Kars’a bağlıyız,” derken muzipliği tutmuş, daha ilk satırı okurken, beni durdurmuş, işçi koğuşunun “çavuş”u Ali Dayı’yı da çağırmıştı masamıza. O, bir “Murtaza”ydı benim gözümde. Ama su ustası Mihrali ve Mizrahi kardeşler onu daha çok bir Nazi çavuşuna benzetirlerdi.

Bilbaşar’ın sözleri şöyle başlıyordu:

“Yüreksizsin işte. Dünyanın en kolay işini aklına sığdıramıyo’sun.” O da, şöyle devam etmişti buna; “Bak Ali Çavuş, seni anlatıyor bu kitap!”

İşte beni burada durdurmuş, Ali Dayı’ya bununla “taş atmak” istemişti.   

Bazen, onunla kedi fare oyunu oynardı. Kızardı, ama öfkesini belli etmez, işi ironiye vururdu.

Şantiye, Kasaba ve orada yaşadıklarımız Bilbaşar’ın roman coğrafyasını andırıyordu biraz da. Bir derenin kenarındaki mezbaha, ötesindeki kereste atölyesi, daha ilerideki istasyon…Ve elbette ki kırsal kesim insanları…Orman bölgesiydi, bir de savaş artıklarının dağ bayır eşelenip toparlandığı bir yer…

Kasabaya su getiriliyordu. Açılan su kanallarını her gün adımlayıp işçileri puantajlayıp kendimi okumalara veriyordum. Bilbaşar’ın Yeşil Gece’sinin ardından Ay Tutulduğu Gece’yi de gene böyle bir git-gel sırasında okumaya başlamış, gelip o çay bahçesinde her iki romana dair notlar yazmıştım.

Adı büyüleyici gelmişti bana. Necati Cumalı’nın Ay Büyürken Uyuyamam’ını da aynı günlerde okuyunca, kasaba topografyası daha bir gözümde anlam kazanmıştı.

Taşra gerçekliğinin romana/öyküye yansıması 1930’lu yıllarda öne çıkar. Özellikle de Anadolu’dan çıkan yazarlar yaşadıkları coğrafyanın insan-doğa gerçekliğine yönelir. Bilbaşar ve Cumalı bu yönde öncüdür diyebiliriz. Özellikle Bilbaşar’ın öykü ve romanlarında ele alıp işlediği sorunlar, anlatılarında yer alın yalın gerçekçi bakış etkileyici bir kaynaktır.

Sizi okurken sorgulatan bir bakışla donattığı gibi, toplumsal gerçeklerle yaşanan yere/coğrafyaya dönük kavrayışınızı da başka bir boyuta taşır.

Bilbaşar’ın anlatımındaki yalınlıkla birlikte kasaba/taşra insanının gerçekliğine bakışı etkileyiciydi. Hatırlarım, yazdığı bazı pasajları defterime not etmiş; ben de yaşadığım bu kasabayı nasıl anlatırım diye  yazı denemelerine yönelmiştim. O dönem yazdığım mektuplarda hem okunanlar, hem de gözlenenler iç içe anlatılırdı. Öyle ki, Bilbaşar’ın açtığı pencere daha yakın dururdu bana. İnsana bakışı, durum tespiti, anlattığı olayın akışı, kişilerin bu olaylar içindeki yeri/durumu; ve elbette ki çevre/doğa anlatımları kayda değerdi benim için.

Onun roman ve öykülerine doğru adım adım yürüdüğünüzde bir yurt coğrafyası gerçekliğiyle yüzleşirsiniz. Ege’den başlar Bilbaşar; Menderes ovasından yola çıkar, dahası o yörenin dağını taşını, börtü böceğini, insanının durumunu, oralarda süregelen geleneksel yaşamın izlerini derinlikli bir bakışla anlatılarına yansıtır.

Kuşkusuz bir çetele tutmaz. Ama dönüp Başka Olur Ağaların Düğünü’nü  okuduğunuzda gözünüzün önünde canlanıveren Menderes Ovası’na gitmeyi aklınıza koyarsınız. Orada okuduklarınızı görmek değil, bir yurt coğrafyasının nasıl anlatılabildiğinin tözüne yakın durmak; belki de yazmak/hissetmek ve duyumsamak için bir yerin anlatıcısının bakışına tutunma isteğidir sizi yola çıkaran.

Şunu yinelerim sıklıkla; bir ülke edebiyatı yerel ve bölgesellikle beslenebilir ancak. Evrensele siz oradan varabilirsiniz. Bir yazarın yazdığının da kimliğidir bu; yerin rengi, doğası, insanı, gerçekliği… Yereli, bölgeseli, ulusalı kuramadan evrensel bir dili yakalayamazsınız.

İşte Kemal Bilbaşar bize bunu gösterebilen ender yazarlarımızdandır. Anlattığı salt taşra/kasaba, kırsal kesim gerçekliği değildir; yerelde, bölgeselde yaşananların tümüdür. Oradaki insandır, doğadır, geleneksel yaşamın renkleridir, yaşanan sorunların neden ve niçinleridir.

Bir yeri tanımanın yordamını bize veren edebiyatın nasıl kurulabildiğine dair de ipuçları sunar Bilbaşar.

 Nasıl mı?

Okuyun Cemo ile Memo romanlarını bugünün Güneydoğu gerçeğinin ipuçlarını orada görün…Kölelik Dönemeci Anadolu coğrafyasının neleri içerdiğini, oluşan çokkültürlü bir toplumun dokusunun nerelerden nasıl gelip biçimlendiğini anlatır size. Hatta bugün yaşadığımız birçok sorunun da ipuçlarını oralarda bulursunuz eminim.

Edebiyatçının bakışı, anlatımı insanlığın tarihine ışıldak gibi yansır. İşte Bilbaşar, bu dönemeçte size, bir yere/insana nasıl bakmak, anlatmak gerektiğinin de ipuçlarını verir.

Anadolu’dan Hikâyeler’ini (1939) onun anlatısının başlama noktası kılarsak eğer; Denizin Çağırışı’yla (1943) romana yönelişi edebiyatımız için etkileyici bir kaynak yaratmaya da adımdır aynı zamanda. Bilbaşar, varoluşçu izler taşıyan bu romanıyla benzersiz bir başyapıt ortaya koymuştur gençlik döneminde.

Kemal Bilbaşar, edebiyat duygusunu/bilincini yurt ve insan gerçeklerine yönelterek yazan; bizlere bunu da 1940’lı yıllardan beri taşıyan bir yazar. Yeniden okurla buluşmasına kapı aralayan Can Yayınları iyi bir adım atıyor bence. Ardı ardına öykülerini iki kitap olarak (Cevizli Bahçe, Irgatların Öfkesi) yayımlaması, bunların yanına da nicedir ortada olmayan Ay Tutulduğu Gece, Yeşil Gece, Bedoş ve  Zühre Ninem romanlarını eklemesi anlamlı geldi bana.

Yıllar önce, Erdal Öz’le konuşmalarımız sonrasında gündeme gelmişti Bilbaşar’ın yapıtları. İlk adımı da atmıştı Öz. Şimdi de devamı geldi, hem de yeni bir tasarım ve sunumla.

Samim Kocagöz, Fakir Baykurt, Necati Cumalı, Talip Apaydın okurla buluştu yeniden. Ama bekleyenlerin de olduğunu hatırlatmak isterim; bir Zeyyat Selimoğlu, Muzaffer Buyrukçu ve o kuşaktan daha niceleri “iyi yayıncı”ların dönüp yapıtlarına bakmalarını bekliyor.

Bir yazarı taşıyandır yayıncı. Onu okuruyla buluşturan. Bu nedenledir ki, ülkemiz ve okurumuz okuyan/düşünen/ izleyen/soran/soruşturan/araştıran meraklı yayıncılar istiyor artık. Böylece hem bu kitap kirlenmesinin önü alınabilecek, hem de ötemizdeki iyi yazarların okurla buluşması sağlanacaktır.

edebiyathaber.net (3 Mayıs 2022)

Yorum yapın