
“Bir şehir farklı tür insanlardan oluşur; benzer insanlar bir şehir meydana getiremezler.” (Aristoteles, Poetika)
Hafıza mekanları, toplumsal hafızayı harekete geçirir. Hafıza mekanları, geçmişten kalanlardır. Savaşlardan, doğal felaketlerden, çatışmalardan arta kalanlar… Anıtlar, mezarlıklar, katedraller, savaş meydanları, hapishaneler, müzeler gibi. Bellek bu mekanlarda canlanır. Böylece geçmiş hiçbir zaman geçmemiş olur. Diğer taraftan semtlerin adı da kollektif hafızanın yaşatılmasında etkilidir.
Yazar Jale Sancak’ın son öykü kitabı Tanrı Kent’i de bu minvalde değerlendirebiliriz. Kitapta on sekiz öykü mevcut. Bu öyküler, isimlerini yazarın Tanrı Kent saydığı İstanbul’un semt isimlerinden almış. Galata, Tarlabaşı, Kulaksız, Hasköy, Nişantaşı, Fener, Çarşamba, Sulukule, Gazi Mahallesi, Bağdat Caddesi, Yeldeğirmeni, Kuzguncuk, Ortaköy, Etiler, Küçük Armutlu, Laleli, Hacı Hüsrev ve Kadırga
İlk öykü “Galata.” En eski adıyla Sykai. Antik çağda incirlik anlamına gelen Sykai. Gezgin Pierre Gilles, bahsi geçen süt sözcüğünün, incirliklerin meyveleri kopartıldığında akan sütünden kaynaklandığına değinmektedir. Bir diğeri de denize inen yol anlamında. Bu sözün İtalyan-Ceneviz dilinden geldiği söylenir. Şair İlhan Berk’in Galata kitabında Galata’yı İsa’ya benzetmesini de anımsatır okura.
Galata mekânı ana karakter olur da martısız olur mu hiç? Martının umarsız aşkıyla bir tekâmül yolculuğudur. Yanına genç kemancı ve taze Miço’yu da alarak.
İkiz Komando Merdivenleri, Doğan Apartmanı, Yahudi günü kutlamaları, Tenedos’un Yunan Meyhanesi’nin eşsizliğini hatırlatır bize anlatıcı. “Bizanslı güzeller, Leh yosmalar değildi artık. Yahudi dilberler değildi, uzak, tenha yalnızlığa mahkûm edilmiş şehirlerden kopup gelen kızlardı Yüksekkaldırım’ın orospuları.” Mekânın geçmişi her ne kadar yer yer kaybolmuşsa da yine dünü ile bugünü, geçmişte ve bugün yaşayanlar iç içedir öyküde.
Martı Hezarfen’dir, anlatıcı Matrakçı Nasuh’tur öyküde. Matrakçı Nasuh’un minyatürü, Hezarfen’in kuşbakışı yukardan görmesi gibi yazar Galata’yı bize gezdirmiştir. Karakterin beklentileri ile, geçmişten bugüne süregelen iktidar hırsı, kan ve cinayetleri ile.
Galata öyküsü, tüm öykülerin açılış özeti gibidir. “Öykü ve hayat… Kurgu ve gerçeklik ile birliktesin. Dille ve dilsizlikle, dönüştürenle ve dövüştürenle. Tutkuyla ve öfkeyle.” Galata’nın tarihsel geçmişi, sosyolojik dokusu Galata ‘daki mekanlar ortamlarıyla anlatılır bu öyküde.
İkinci öykü “Tarlabaşı.” Tarlabaşı’nda Dilan. İstanbul’a yabancı. Dargeçitli. Ormandaki Pamuk Prenses Tarlabaşılı Dilan. Orman karanlık, İstanbul tekinsiz. Tarlabaşı esrar, cinayet, Tarlabaşı melek tozu, hapsedilmiş güvencinler…
“Lakin Dilan mı istemişti gelmeyi?”sorusu bütün göçmenlerin dünyası için geçerli. Yersiz yurtsuz olmayı kim isteyebilir ki? Öteki olmayı kim içine sindirebilir ki?
Oturmak teslim olmaktır, Dilan, halasına, Meryemce’ye pide almalı. Görünmemeli kimseye. Bakmamalı İnternet Kafe’ye, Tiyatroya, Sex shop’a. Beyoğlu’nun ışıltısı bir adım ötede. Gitmemeli. Görmemeli. Onlar sadece televizyonda olur. Şehrin ortasında, şehre uzak, görmeye, yaşamaya yasak Dilan.
Üçüncü öykü “Kulaksız.” Kulaksız semtinde sıradan bir pazar günü. Kulaksız’da evler yan yana, hayatlar iç içe. Kulaksız yokuş. Kulaksız’da hayaller çıkmaz. Kulaksız’da sırlar, sanrılar, cevapsız sorular. Gökyüzü gri. Boncukçu Nuray isyankâr, Nuray annesiz, Nuray her gün boncuk sayarak aşk çilesini dolduruyor. Nuray Giresunlu. Berber çırağı Ali çaresiz, Ali Rizeli. Nuray ve Ali’nin aşkları çıkmaza girdikçe gökyüzündeki bulutlar griden siyaha dönüyor. Aşklarının imkansızlığıyla bulutlar zifir ve kapkara. Neyse ki Kulaksız sırtlarından deniz görünüyordur. Sonrası yağmur umuttur.
Nişantaşı öyküsü, kitabın dördüncü öyküsü. Asu, New York’tan İstanbul’ gelmiş, sevgilisi Kerem ile buluşacaktır. Nişantaşı markalar, kafeler. Bu öyküde anlatıcının dili diğer öykülerden farklı. Karakter Asu’nun dili ile diğer öykü karakterlerinin dilinden farklı. Asu sosyoekonomik, kültürel olarak üst sınıfa mensup. “Bir de geri kalmışlığımızdan söz etmezler mi! Tanrım nasıl kızıyorum!” Ne hoş, geri kalmışlığımızı savunanlara inat Nişantaşı kadını diye bir trend oluştu. Bir de şu eteği yerde Araplarla başörtülüler sızmasa aramıza…” Asu’nun dili üstenci, ötekileştirici.
Sınıf farklılığı, kültür farklılığıyla beraber aşkın şekli de değişiyor. Asu ve Kerem’in gizli aşkını, Asu, kendi hayat felsefesiyle mantığa büründürüyor. Fakat ansızın Asu’nun hayalleri birden katı bir gerçeklikle parçalanıyor. “Birden üç el silah sesi…” Ardından sanki hayat susar, zaman durur, sonrası bir güvercin tedirginliğinde yaşanır hayat.
“Kuzguncuk” öyküsü. Kuzguncuk sakinleri semtlerinde çekilen dizilere tepkili. Kuzguncuk semti eylemde, öfkeli. Kuzguncuk set değil, semttir orda yaşayanlar için. Sevim Burak’ın, Can Yücel’in, Uğur Yücel’in Kuzguncuk’unun ruhu değişmiştir artık. Semtin kendisi bir meta olmuştur. Gelin damat resimleriyle, turistiyle, sinema setiyle gösteri toplumunun bir parçası olmuştur. Semtin dokusu, derisi her seferinde parçalanmış, semtliler ayrışmış, birbirine yabancılaşmıştır. Oysa “Uğur Yücel’in belleğinde hâlâ taptaze, ‘Bizim çocukluğumuzda papaz son derece saygıdeğer bir kişilikti. Elinde buhurdanlık, mahalle aralarına tütsüler yayarak geçerken cıvıklıklar birden dururdu. Haham geçerken de öyle olurdu, buna tanık oldum, çocuk gözlerimle hatırlıyorum hepsini…’der.”
Ana karakter Kuzguncuk’un yanında bu semte yaşayan genç bir kız Tilbe ve annesi de eski Kuzguncuk için savaşmakta. Anne her ne kadar isyankâr olsa da kızı Tilbe’nin özgürlük isteğine karşı korumacı.
“Ortaköy” öyküsü Siirt Pervari’den göçen Garson Nizam’ın öyküsü. Esenler Otogarı’ndan Ortaköy İskele Sokak’ta Nizam. Pervari kandı, korkuydu. Ortaköy eğlencesiyle, kedileriyle hareket, rüya ve ekmekti Nizam için.
Metnin en büyük başarısı, metni okurken yazarın bizi bir el kamerasıyla semtlerde ağır çekimle gezdirerek düşündürmesi, hüzünlendirmesi. Göstergebilimsel olarak gösteren ve gösterileni şiirsel bir ruhla aktarabilmesi. Yarattığı karakterlerin iç dünyasını, semtlerin kültürel kodları ve mimari dokularıyla yansıtabilmesi.
Dostoyevski’nin metinleri gibi karnavalesk anlatımıyla beraber polifonik bir metindir Tanrı Kent. Yaşamın ayrılmaz ikilisi kaos ve hayal kırıklığı öykülere hâkim, her ne kadar karakterler de düzenleri ve idealleri için uğraş verseler de çatışmanın kaçınılmaz olduğunu yazar iletir okura. Temel izlekler, kentsel dönüşüm, göç, gelir farklılığı, kimlik arayışı, tarihi doku ve modernite algısı, eski ve yeninin çatışmasıdır. İstanbul’un çok kültürlü, çok sesli katmanlı yapısının aktarımıdır. Bu anlamda “Karnavalesk” Bakhtin’in tanımıyla “Bir metin, geleneksel hiyerarşiyi yıkar, farklı sesleri ve bakış açılarını eşit kılar, toplumsal ve kültürel sınırları aşındırır.” Tanrı Kent’te farklı semtlerin, sınıfların ve kuşakların yaşamları yan yana, karakterler ve anlatıcı mutlak hâkim değil, yoksul ile zengin, geçmiş ile bugün, gelenek ile değişim, dönüşüm iç içedir. Bu çeşitlilik edebi bir karnaval gibidir. Bakhtin tanımıyla “Polifonik” metin, “Birden fazla sesin bağımsız ve eşit ağırlıkta bir arada duyulduğu metindir.” Tanrı Kent farklı semtlerle, karakterlerin sesiyle, bakış açılarıyla etkileşim halinde olan çok sesli bir anlatıdır.
John of Salisbury’a göre, kent yaşayan bir organizmadır. İnsan bedeninin şekli ile bir şehrin formu arasında bağ kurmuştur. Şehrin sarayı ya da katedrali başı, ana çarşısı midesi, evlerini de elleri ve ayakları olarak görmüştür. Tanrı Kent de İstanbul’u bir organizma gibi ele alır. Kent yalnızca sokak ve binaların toplamı değil onlarca insanın öyküsü, duyguları, açmazı, umutlarını ele alır. Kimi yerde acı ve öfke, kimi yerde geçmiş ve bugün, kimi yerde gündelik hayatın rutinleri söz konusu edilir. Yaşayan bir beden gibidir anlatı, nefes alır,değişir, dönüşür, yok olur, yeniden doğar. Kentin belleğidir anlatı aynı zamanda. Mekanların yaşayan değişen dönüşen mekanizmalar olduğunun kanıtıdır bu öyküler. Şehirde yaşarken fark etmediğimiz ayrıntılar bu öykülerdedir. Semtlere, mekanlara ve hatta insanlara artık farklı bakarız bu öyküler sonrasında.
Ve insanı öykülerde görmek, tanımak ve anlamak. Dilan’ ı hatırlarız Tarlabaşı’nda, Nişantaşı’nda Ahu’yu, Galata’da martıyı, kemancıyı, Ortaköy’de Nizam garsonu, Kulaksız’da Nuray’ı, Çarşamba’da Gülbahar’ı, Gazi Mahallesi’nde Tayfun’u, Yel Değirmeni’nde Terzi Salomon’u, Laleli’de Lila Leyla’yı ve Tanrı Kent, İstanbul deyince Jale Sancak’ı anımsarız.
“Zaman ve hayat geçmekte…
Ama kim bilir, belki de hayat kışkırtan yüzüyle bir kere daha yeniden…
Her şey olur, her şey geçer, hepsi biter, yazı kalır diyor içindeki ses.”

















