
Bir kitabı okuyup son sayfasını kapattığınızda bulunduğunuz mekandaki hava değişir, dışarıdaki soğuğun içinizi bıçak gibi kestiğini hissedersiniz. Ardından ‘Bu neydi böyle?’ derken bulursunuz kendinizi. Başka hayatların nasıl da içinizi acıttığını düşünerek bir ürperti yaşarsınız. İşte edebiyatın gücünün kendini gösterdiği anlardan biridir, o an.
Bu “ayaza tutulma, bu ürperti” anıyla başbaşa iken, sokağın karanlığını, insan ruhunun derinliğini, ikilemlerini, yalpalayışlarını, çare arayışlarını, ayağa kalkışlarını düşünürken, edebiyatın aynı zamanda büyük bir ruh aynası olduğunu da sezinlersiniz.
Uğur Oğuz’un ilk romanı “Yarından Önce Ölme”, okurunun tam da bu ‘ayna’yla yüzleşmesini sağlayan bir roman olarak karşımıza çıkıyor.
Nevşehir Avanos’ta soğuk bir kış günü sürekli bir hesaplaşma duygusuyla yaşayan, edebiyata ve şiire düşkün bir öğretmenin; az sonra intihar edecek bir kadının eline tutuşturduğu bir notla tüm yaşamı altüst olur.
Gri, puslu, karlı bir kış günü Avanos’tan, doğduğu topraklara, Hatay Payas’a zorunlu bir yolculuğa çıkan öğretmenimiz, doğduğu ilçenin kısa bir sürede nasıl da suskunluğa gömüldüğünü görür. Bu suskunluk demirin, sanayinin, finansın ve üzerine üşüşen akbabaların/mafyanın yarattığı bir suskunluktur. Her şey metalin griliğine bürünmüş, gece erkenden düşer olmuş, sabahlar insanı boğan bir yapışkanlığa dönüşmüştür. Artık ‘canavarlar çağı’dır!
Klasik Polisiyenin Ötesinde: Psikolojik Noir
Romanın kalbinde bir süper kahraman yok; aksine, korkan, sendeleyen, sadece yaşamak isteyen, vicdanıyla ‘doğru’ hesaplaşmaların yolunu arayan bir ‘anti-kahraman’ öğretmen var. Elinde silah değil, şiiri yaşam pusulası olarak tutan, felsefeyi soyut ‘şey’lerin tanımsızlığıyla uğraştırmak yerine bir yaşam öğretisine çeviren, kelimelerin naifliğini deniz feneri gibi kullanan bir öğretmenin; mafyanın, infazların ve kirli ilişkilerin ortasına istemeden de olsa düşüşünü izliyoruz.
“Yarından Önce Ölme”, bildik bir polisiye değil. Yazar, bu kalıpları elinin tersiyle iterek edebiyatın en puslu türlerinden biri olan “Noir” (Kara Roman) türüne sığınıyor. Bir dedektif hikâyesi ya da basit bir suçlu-polis kovalamacası yerine; suçun bireyde ve toplumda açtığı ruhsal yaraların izini süren, vicdanı ön planda tutan bir ruhsal muhasebeleşme türüyle karşı karşıyayız.
Uğur Oğuz, ‘Noir’in klasikleşmiş kalıplarını kullanırken, (Gizem, insan doğasının karanlığı, gizemli kadın, kentin kasveti) bu kalıpları zaman zaman teryüz eden bir psikolojiyi başat kılmaya çalışıyor.
‘Anti-kahraman’ımız öğretmenlikten gelen bir alışkanlıkla, suç dünyasının yapısı yerine, bu dünyaya girenlerin duygularını anlamaya, öğrenmeye çalışıyor. Öğrendiği ve anladığı şeyler onu hayatta tutmanın yollarını da açıyor çoğu kez! Çok sevdiği edebiyatın gücüyle birleştirdiği vicdanı, bir umudu yeşertmeye yetecek mi? Vicdanlı olmak bizi iyi insan yapar mı? Satırlar ilerledikçe bu sorular eşliğinde insanların ruhsal dönemeçlerindeki o kırılma anlarını da görüyoruz.
Şu soruyu sormaktan geri durmuyor yazar: “Vicdan, taşınması ne kadar ağır bir yüktür?”
Adalet Yanılsama mı?
‘’Yarından Önce Ölme’, ‘Noir’ türünün “Mutlu Son” beklentilerini yıkan, adeta suratımıza bir tokat yemişiz etkisi yaratan sarsıcı bir finale sahne oluyor. Adaletin buz üzerinde yürümek kadar tehlikeleri de barındırdığını, adaletsizlik karşısında çoğu kez ceza diye arzuladığımız şeyin içimizdeki duyguyu tatmin etmekten uzak kaldığını, bazen en büyük cezanın “hayata tanıklık ederek’ yaşamak olduğunu gösteren final, okuyucunun zihnine kazınıyor.
Suçun Dönüştürdüğü İnsanlar
“İnsan nasıl ve neye dönüşür?” ve “Kötülüğün sıradanlaşması nasıl bu kadar kolaylaşır?” soruları, ‘Katil kim?’, ‘Suçlu kim’ sorularından daha zor değil mi? Yazar, bu zorluğu göze almış durumda. Bir dedektif romanı okumuyorsunuz, bir suçlunun kaçıp kovalanması da değil yaşananlar. Sayfaları çevirdikçe suçun insanlarda, toplumda yarattığı onarılması çok zor tahribatı takip ediyorsunuz.
Edebiyatçıyı, Cinayet Büro Amiri’nden ayıran da bu değil mi?
Yazar, evrensel bir tür olan Noir’ı yerel bir ruhla birleştirerek, edebiyat dünyasına cesur ve başarılı bir giriş yapıyor. Şiirsel bir melankoliyle, sert bir gerçekçilik arasındaki o ince çizgide kendi yolunu bulmaya çalışan roman, okuru bir suç hikâyesinden ziyade insan ruhundaki her şeyi yutan ‘kara delik’lere bakmaya davet ediyor.
Taşradan Yükselen Güçlü Bir Soluk
Edebiyatın genellikle metropollerden kurduğu egemenliğe karşı, Hatay/Payas gibi yerel bir atmosferden yükselen bu ses, romana ayrı bir değer veriyor.
Kavim Yayınları’ndan çıkan “Yarından Önce Ölme”, karanlığın içindeki aynada aslında kendimizi görmemizin yollarını da tarif ediyor. Kitabı bitirip kenara koyduğunuzda, insan olmanın sorumluluklarını da bir kimlik gibi yanınızda taşıyacaksınız.
Edebiyat dünyasına Hatay’dan ses veren Uğur Oğuz, bu ilk sınavında “kara roman” tutkunları ve nitelikli edebiyat arayanlar için kaçırılmaması gereken bir eser sunuyor.
YARINDAN ÖNCE ÖLME
UĞUR OĞUZ
KAVİM YAYINLARI
Kitabın Linki:
https://www.kitapyurdu.com/kitap/yarindan-once-olme/746192.html&publisher_id=2005
















