
İyi niyet biz insanlarda hep vardır. Fakat hiçbir zaman doğru anda müdahale etmez. Bu durumu Samuel Beckett “Dante ve Istakoz” isimli öyküsünde çok iyi anlatır.
Beckett’e Dair
Samuel Beckett’in 1934 tarihli “Dante ve Istakoz” adlı eseri başlangıç dönemi ürünlerinden biri olduğu halde kesinlikle derinlemesine incelenmeyi hak eden bir metindir. Bu öykü ile yaptığı başlangıçta Beckett sonradan geliştireceği karakterler, vurgu yapacağı kötümser alt anlamlar ve sıklıkla kullandığı kara mizah içeren üslubu hakkında belirgin ipuçları verir.
Eserlerinde yaşamın saçmalığı, ölümün kaçınılmazlığı ve bireyin anlamsızlıkla yüzleşmesi gibi varoluşçu temalar işlediği halde Beckett kendisini hiçbir zaman varoluşçu olarak tanımlamaz.
Samuel Beckett ilerleyen yazın yaşamında vurucu, rahatsız edici öyküler kaleme aldı. Deneysel yazılar yazmaktan hiç vazgeçmedi. Yaşamının sön dönemlerinde kaldığı bakımevinde dahi değişik türde edebi deneysel yazılar yazmayı sürdürdü.
Samuel Beckett “Dante ve Istakoz” öyküsünü yazdığı zaman diliminde Paris’te James Joyce ’un yakın çevresindeki yazarlar arasındaydı. Her ikisi de İrlandalıydı. Hayata karşı bakış açıları da dahil olmak üzere çok fazla ortak noktaları vardı. Beckett yazın hayatı başında uzun süre Joyce’dan etkilendi
Bazı edebiyat eleştirmenleri Beckett’i “kötümser” hatta “hiççi” olarak tanımlasa da, 1969 yılında Nobel komitesi “Roman ve drama türlerinde yeni formlarda oluşturduğu eserlerini, modern insanın yoksunluğu üzerine kurguladığı” gerekçesi ile Nobel Ödülünü hak ettiğine karar verdi.
Samuel Beckett modernist akımın son temsilcisi ve postmodernist akımın öncülerinden kabul edilir.
Dante ve Istakoz
Samuel Beckett eserlerini bireyin anlamlandırılamayan, sancılı bir varoluş sürecinde acı çekmesi üzerine kurgulamıştır. Beckett, bu eserde Descartes’ın ünlü söylemini, “Acı çekiyorum, o halde varım” biçiminde yeniden dile getirmiştir.
Metnin absürt anlatısı daha açılış cümlelerinden kendini belli eder. Eserin açılışı
“ … Sabahtı, aydaki kantolardan ilkinde takılıp kalmıştı Belacqua. Kafası feci karışmıştı, hiçbir şey anlayamıyordu. Neşe saçan Beatrice oradaydı, Dante de; Beatrice ona ayın üzerinde görülen karaltıları açıkladı bir bir. Öncelikle nerede yanılgıya düştüğünü gösterdi, sonra kendi açıklamalarını aktardı. Tüm bunlar Beatrice’e, Tanrı’nın öğrettikleriydi, bu nedenle Belacqua doğruluklarına güvenebilirdi” şeklindedir.
Açılış paragrafı Dante Alighieri’nin İlahi Komedyası ‘na yapılan göndermeleri içerir. Böyle bir giriş konuyu bilmeyen okur için şaşırtıcı sayılır.
Daha sonra tanıştığımız Belacqua karakterinin fiziksel bakımdan durgunluğu, iç dünyasına saplanmış hali, açılış paragrafındaki son cümlenin gülümsetici olması gibi üslup özellikleri bize usta bir yazarla karşı karşıya olduğumuzu hissettiriyor.
Belacqua beden ve zihni arasında parçalanmış, insanlardan hoşlanmayan çok bilgili bir anti-kahramandır. Beckett’in kahramanı adını Dante’nin “İlahi Komedya”’sındaki Belacqua isimli, üşengeçliğinden Araf’ta kalmış olan lavta yapımcısından alır. Dante’nin arafında sonsuza kadar arada kalan Belacqua gibi Beckett’ın Belacqua’sı da ölüm ve yaşamın arasına sıkışmıştır.
Belacqua, içkiye çok düşkün, sarsak ve pasaklıdır. Batı dilleri üzerine eğitim almaktadır. Sürekli ağrıyan ve aksayan ayaklarıyla günlük yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Bedeni ve bedeninin ait olduğu dış dünyayla aklı arasında uyumsuz bir boşluk olduğunu bilir. Kitap boyunca kalbinin akıl hastanesinde olması gerektiğini savunur.
Beckett, Belacqua’nın hep aksayarak yürümesini asıl sakatlığın bedende değil, toplumdaki bireylerin ilerleme fikrinde olduğunu vurgulamak için kullanır.
Kahramanın topal oluşu, ilerlemenin eşitsiz, aksak, sürekli sekteye uğrayan doğasını görünür hale getirir. Toplumu oluşturan bireyler yürür ama sarsak oldukları için geç kalır. Hareket ederler ama sonuca ulaşamazlar. Burada Beckett okura temel fikri olan “Modern insan ilerlemez, oyalanır” düşüncesini aktarır.
Anlatının dili, kahramanın fiziksel, zihinsel, ruhsal hatları arasında belirgin bir netlikle ilerler.
Açılış cümlesinin arkasından Belacqua’u ağır okuma parçalarını çözümlemeye çalışırken görüyoruz. Fakat öğle yemeği hazırlaması gerektiğini hatırladığında düşüncelerini hemen çalışmalarından ayırıp, pratik günlük işlere yönelir. Günlük işlerini önce yemek yapmak, çarşıdan ıstakoz almak ve İtalyanca dersine katılmak şeklinde planlar.
Böylece olağanmış gibi başlayan günlük zaman dilimi son derece absürt biçimde devam eder. Bu absürtlük içinde Belacqua iç dengesini güç bela zapt etmeye çalışır.
Yemek hazırlamak için okumalarından ayrıldığında zihinsel faaliyetleri yavaşlayıp, bedensel çabaları ağırlık kazanıyor gibi görünse de yemek yapmak için huzurlu olması gerektiğini ve derin bir konsantrasyona ihtiyacı olduğunu vurgular. Tost hazırlama sırasında herhangi bir insanın gelip, konsantrasyonunu bozmaması için bulunduğu mekânın kapısını kilitler. Bu derin sessizlik içinde tuhaf bir yemek hazırlama faaliyetine girişir. Tost ekmeklerini özel olarak yakar. Üzerlerine hardal ve çeşitli baharatlar sürer. Ekmeğin baharatları iyice emmesini bekledikten sonra çok acı, göz yaşartıcı sandviçini yemeğe başlar. Ağzındaki tadı “cam yemek gibiydi” şeklinde tanımlar. Daha sonra bira içmek için uğradığı mekânda katil Mc Cabe’nin af talebinin geri çevrildiğini ve idamının kesinleştiğini duyar. Bu habere karşı hiç kimse herhangi bir üzüntü ya da kızgınlık vb. bir duygu göstermez. Olaylar gelişirken kimse tepki vermeden yaşamı sürdürür.
Daha sonra balıkçıya giden Belacqua, teyzesinin siparişi olan ıstakozu alır ve İtalyanca dersine geçer. Bu sırada Avrupa dillerinin çalışma mekanlarını tarif ederken dönemin Nazi Almanya’sına karşı duyduğu aşağılamayı da hissediyoruz.
Dersten sonra Belacqua ıstakozu teyzesine götürür. Mutfakta ıstakozun hala canlı olduğunu fark eder. Teyzesi ıstakozu canlı canlı kaynar suya atıp haşlayacağını söylediğinde, telaşlanır. Bunu yapmasının doğru olmadığını anlatmaya çalışsa da teyzesi “Saçmalama akşam yemeğinde onu yemek istiyorsan başka yapılacak bir şey yok” diye karşılık verir. Burası hikâyenin kırılma noktasıdır.
Belacqua, istakozun acısını düşündüğü için rahatsız olur ama hiçbir şey yapmaz. Bu, modern toplumdaki etik sorunun metaforudur. “İyi niyet hissedilse de eyleme dönüşmeyebilir. Eyleme dönüşmeyen iyi niyetin bir anlamı yoktur.”
Beckett farklı röportajlarda kendi dünya görüşünü” Vicdan vardır ama çözüm yoktur” şeklinde özetler.
Belacqua hiçbir şey yapamadan ıstakozun canlı canlı haşlanmasını seyreder. Kendini rahatlatmak için “Eh,” diye düşünür.” Bari çabuk bir ölüm, Tanrı hepimize yardım etsin.”
Bu sırada anlatıcı sert sesiyle “Öyle değil” der ve öykü biter.
Beckett’e göre hiçbir ölüm çabuk değildir, çünkü ölüm süreci doğum itibariyle başlamıştır. Beckett için yaşam ve ölüm arasındaki süreç uzun ve boş bir bekleyiştir. Bu görüşünü öykünün ironik sonu ile anlatır. Ölümün gerçekten hızla gerçekleştiğine dair beklenti geçersizdir.
Merhamet Aksar Düzen İşler
Hikâye, dış anlatıcı ve Belacqua’ın iç sesi arasında gidip gelen bir üslupla kaleme alınmış. Belacqua’nın içinde bulunduğu çelişkili durumları nasıl dile getirdiğini belirtmek için Belaqua’nın hazırladığı tost üzerine hissettiklerinden bahsedilebilir.
“…İşte şimdi gerçek beceriye ihtiyaç duyulmaya başlanmıştı, işte bu noktada sıradan insan tüm süreci berbat etmeye başlamıştı. Yanağını ekmeğin yumuşaklığına yasladı, süngerimsi ve sıcaktı, canlıydı. Ama çok yakında o yumuşak hissi ondan alacaktı, Tanrı şahit olsun ki, çok çabuk o tombul beyaz yüz ifadesini de ondan silecekti”.
Okur olarak bütün olup biteni Belaqua’nın zihninden rahatça takip ediyoruz. Eser boyunca Belacqua’nın endişeleri ve çelişkiye düştüğü durumlara dair ipuçları şöyle özetlenebilir:
- Ekmek “canlı” ve “sıcak” ama “yenilmesi” gerekiyor
- Zaten soğuk olan ıstakoz, maksimum ısıya kadar ısıtıldığında ölecek
- Katil McCabe, merhamet dilekçesine rağmen, korkunç bir şekilde Mountjoy hapishanesinde “şafakta sallanacak”
- İdamdan önce “bir öğün daha yemek yiyecek”
Bir yanda fiziksel ihtiyaçlar (öğle yemeği, ıstakoz) ve etik gereklilikler (dindarlık, adalet) , diğer yanda merhamet, acıma ve henüz bunlardan herhangi birine kurban edilmemiş olanların hayatı arasındaki farklı işleyiş açıkça görülmektedir.
Beckett’in öyküsü, yüzeyde basit bir olay -istakozun pişirilmesi- gibi görünse de ölümün kaçınılmazlığı, yaşamın saçmalığı, toplumun merhametsizliği üzerine düşündürücü bir metindir.
















