İnsan doğadır/Doğa insandır | Mehmet Özçataloğlu

Mart 8, 2021

İnsan doğadır/Doğa insandır | Mehmet Özçataloğlu

“Tohumlar fidana, fidanlar ağaca, ağaçlar ormana dönmeli yurdumda…” Yaklaşık otuz beş yıl önce öğrenmiştim bunu. O günden bugüne aklımda kazılı duruyor öyle. Hiç silinmedi, hiç unutmadım. Bir an bile nasıl söyleniyordu diye düşünmedim. Melodisi ile birlikte hafızamdaki yerini hep korudu. Bunun dışında başka sözler, dizeler de var yerini koruyan. Ama tek tek sıralarsam uzar gider. O yüzden oralara girmeden geçelim. Ağacın önemli olduğunu, ağaç dikmenin mühim bir mesele olduğunu bekleterek başladılar bizim kuşağı eğitmeye. Belki de bu yüzden hâlâ tüm canlılığını koruyor zihnimde yer edenler.

Bugün ise bambaşka bir dünyayı yaşıyoruz. Yine ağacın önemini anlatıyoruz, yeşillendirme çalışmaları yapıyoruz, ormanlar oluşturuyoruz fakat öte yandan da bambaşka işler oluyor. Dört bir yanda direnişleri izliyoruz ağaç katliamlarına karşı. Bu durum karşısında da tüm ormanlaştırma çalışmaları anlamını yitiriyor. Kötü örnek öne çıkıyor, akılda kalıyor.

Bu kötü örneği anlatan ama göze sokmayan bir kitap var elimde. “Ağaçlı Gül ve Hayal.” Berna Durmaz yazmış, Günışığı Kitaplığı yayımlamış. Kitap, Köprü Kitaplar dizisinin yirmi üçüncü kitabı. Berna Durmaz’ın etkileyici bir anlatım gücü var. Öykücü kimliği taşımasına rağmen başarılı bir roman yazmış. Ağaçlı Gül ve Hayal, yazarın hem ilk romanı hem de çocuklar için yazdığı ilk kitap. Çifte başarılı bir kitap demek yanlış olmayacaktır.

“Ağaçlı Gül ve Hayal”deki karakterlerin, okurların hafızasından kolay kolay silineceğini düşünmüyorum. Özellikle Hayal ve Gül Ninesi. Bunların yanında arkadaşları Selim, Akın ve kuzeni Ertan da, Duran Amcası ve kalbiye Yenge’si de…

Hayal, ülkemizin kardelenlerinden biri. Tek isteği okumak, eğitimini tamamlamak. Fakat köylerindeki okul kapanınca babası ilçeye göndermek istemez. Orada yatılı kalmasına da servisle gidip gelmese de onay vermez. Böylelikle Hayal’in eğitim hayatı yarım kalır. Tam da bu dönemde hasta olan Gül Nine’sine bakması için İstanbul’a amcasının evine gitmesini isterler. Okula gidebileceği konusunda da umut verirler söz arasında. Ama… Hayal’i İstanbul’da dev gökdelenlerin gölgesinde çamur içinde bir gecekondu mahallesi karşılar. Anakentin tüm ışıltısının içerisinde Hayal’in payına düşen Çamur Mahallesi’dir. Okula gideceği günü umarak, bekleyerek günlerini geçirmeye başlayan hayal o gün gelmeyince kuaförde çalışmaya başlar. Bu arada mahalleyi saran bir sesin gizemi insanları da etkilemektedir. “Okulun açık pencerelerinden cıvıltılı sesler yayılırdı. Bahçelere, köyün meydanına, ötelerdeki tarlalara, ev içlerine dek akan bu çağıltıyla canlıydı her yer. O çocuklar gidince, buraların canı da çekildi gitti sanki ötelere. Bir kabuk duvar kaldı okul binası, yüzü gittikçe karardı.”

Bu satırlarla başlamış anlatmaya yazar. Soru sormamasına rağmen okurun zihninde acaba neden sorularını sordurtmuş. Sonrasında da defalarca benzer satırları, benzer anlatımları okuyoruz. Her defasında kafamızın içinde dönen sorular. Anlatımın bu denli güçlü olması okurun dikkatini dağıtmıyor, kitaptan bir an uzaklaştırmıyor. Okur kendi oluşturduğu soruların peşinde yanıtlara koşuyor, sonra bir daha, sonra bir daha… Bir yandan da sesin gizemi tabii ki…

Berna Durmaz, aşırı kentleşmenin, yoksulluğun, fırsat eşitsizliğinin soluksuz bıraktığı insanların hikâyesini anlatıyor bize. Arka planda da acımasızca yok edilen doğa var. Birleştiriyor yazar hikâyeyi, insanın ve doğanın yok edilişindeki benzerliği vurguluyor. Aslında doğaya karşı değil de doğayla, doğal yaşamla uyumlu davranabilse insan… Bu bağı ve uyumu da hatırlatıyor bize yazar.

Yazıyı kitaptan birkaç satırı buraya alarak bitirmek istiyorum. Berna Durmaz’ın artık sadece çocuklar için (ya da daha çok) yazmasını dileyerek…

“…Bahçede oynarken ağacından sesler geldiğini duymuştu küçük Selim. Kabuk gövdesine kulağını dayamış, içinden şırıl şırıl akan bir dere geçtiğini fark etmişti. Köklerinden yaprağına su yürüyordu ağacının. Bahar böyle geliyordu demek. Selim’in ağacıyla kurduğu iletişiminden biriydi bu da. Sonra ne olduysa, kopmuştu bu bağ…”

Mehmet Özçataloğlu – edebiyathaber.net (8 Mart 2021)

Yorum yapın