Masthead header

İlk Kitap: Sevtap Ayhan | Mesut Örs

İlk kitap söyleşilerimizin bu haftaki konuğu Tudem Edebiyat Ödülü birincisi olarak basılan Düşünme(me) Oyunu isimli romanıyla Sevtap Ayhan.

“Düşünmemek uğruna çokça düşünen bir çocuğun öyküsüne bu isim çok yakıştı.”

Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Kitaplar hayatınıza nasıl girdi, “okur” olmaktan “yazar” olmaya giden yol nasıl başladı ve ilerledi?

Geçim derdinin her şeyin önüne geçtiği dar bir çevrede yetiştiğim için tercihen değil ama mecburen “okur” oldum, diyebilirim. Okumaktan başka çarem yoktu, desem yanlış olmaz. İçine kapalı, kendi iç meselelerini bile konuşmaktan imtina eden bir çevrede yaşıyorsanız kitaplar kendi dışınıza çıkmanın, şöyle bir gezip dolaşmanın en ekonomik, en güvenli yolu olabiliyor.  İyi bir kitap size başkaları ve kendiniz arasında bedava gidiş-dönüş bileti kesebiliyor. ‘Bedava’ kelimesini gerçekten de ‘karşılığını ödemeden’ anlamında kullanıyorum. Çünkü tamamen ödünç alınmış kitaplar, komşuların kapıya bıraktığı gazete ve dergiler üzerinden edinilmiş bir okuma kültürüm vardı o yıllarda. Kargalar gibi hepçildim ve iç dünyamda hayatta kalmak uğruna her bulduğumu ayırt etmeden okumak durumundaydım. Okumak istediğim bir kitabı satın alma lüksünü çok sonradan edindim. 

Hal böyle olunca kendimi ifade etmek konusunda biraz yol kat etmiş olacağım ki, okulda yazdığım kompozisyonlar öğretmenlerin dikkatini çekmeye başladı. Kompozisyon yarışmaları için teşvik edildim. İl ve ülke çapında birçok birinciliğim oldu. 

Sonrasında üç evladımın ve çalışma hayatının getirdiği tatlı telaş içinde oturup yazmaya istediğim kadar zaman ayıramadım. Ancak, zihnim her zaman yazılması gereken meselelerle meşguldü ve ayırabildiğim her dakikayı okuyarak değerlendirdim. Emekli olunca ilk işim yaratıcı yazarlık atölyelerinde eğitim almak oldu. Bu süreçte de Tudem Edebiyat Ödülü dışında birkaç öyküm ödüle değer görüldü. 

Kitabınızın ortaya çıkış öyküsünü anlatabilir misiniz? Fikir nasıl doğdu, ismine nasıl karar verdiniz, yazma süreci nasıl gelişti, yazarken uyguladığınız belli rutinler veya ritüeller var mı?

Öykü üzerine odaklanmış amatör bir yazar olarak çocuk romanı yazmaya nasıl cesaret etmişim, inanın ben de anlayamıyorum. Ama iyi ki göstermişim o cüreti çünkü çok keyif aldım. Epey zamandır içimde yaşattığım bir çocuk karakter üzerinden yazmaya başladım ve aklımdaki kurgu ile uzaktan yakından alakası olmayan bambaşka bir olay döngüsünün içinde buldum kendimi. Kahramanlar kendi kendilerine konuşmaya başlamışlar gibi tuhaf bir süreç yaşadım. İlham dedikleri şey bu mu, diye düşünmedim de değil.

Yazarken olmazsa olmazlarım bir bardak çay ve sessiz bir ortam. Günlük hayatımın sorumluluklarından fırsat bulduğum her an yazabilirim. Notlar almak, şemalar, taslaklar asla işe yaramıyor bende. Öncelikle içime dert olmuş bir mesele sonrasında bir karakter beliriyor zihnimde ve ardından her şey kontrolümden çıkıyor. Düşünme(me) Oyunu da böyle dünyaya geldi. İsmini, yayınevinin önerisi üzerine, içindeki bir bölümden aldı. Düşünmemek uğruna çokça düşünen bir çocuğun öyküsüne bu isim çok yakıştı.

Dosyayı bitirdikten sonra yayınevlerine ulaşma, başvuru ve dosyanın kabul edilmesi sürecinden bahsedebilir misiniz? Bu süreçte yaşadığınız zorluklar olduysa bunları nasıl aştınız? 

İlk kitabımın yarattığım karakterlerden daha şanslı olduğunu söylemeliyim. Birinciliğe değer görülmesi beklemeden kolaylıkla basılmasını sağladı. Ancak yayın dünyasında bir ‘okunmayı bekleyen dosyalar’ sorunu yaşandığı inkâr edilemez. Onca emek ve zaman verdiğiniz dosyayı adeta boş bir şişeye yerleştirip okyanusa atıyorsunuz. Birinin bulup ‘ne kadar güzel yazmış’ demesini hayal ediyorsunuz. Keşke bu işler için optik okuyucu icat edilse, diyeceğim ama bu mümkün görünmüyor. Edebiyat değerlendirme açısından teknolojinin kullanılamayacağı özgün bir alan ve sonsuza dek insanlar arasında latif bir mesele olarak kalacak.   Yayınevlerinin ulaşılabilirlik ve iletişim konusuna kendi içlerinde bir çözüm bulmaları gerek bence. Olumsuz da olsa geri bildirim alamamak yazar adaylarını çok değersiz hissettirebilir ve umudunu kırabilir.  

“İlk kitap” hem yazar hem yayınevi açısından yeni bir yola çıkmanın heyecanını taşır. Siz bu yola TUDEM Edebiyat Ödülleri’nde birincilik kazanarak başladınız. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

İlk kitabın ödülle taçlandırılması her şeyden önce çok büyük bir mutluluk. Böylesi bir çıkışın heyecanı bir yana sonrası için bazı endişeleri beraberinde getirdiği söylenir hep. Daha iyisini yazabilecek miyim, korkusundan bahsediyorum. Açıkçası yazacağım kitaplar ile ilgili tek çekincem ömrümün yetip yetmeyeceğidir. Yeni dosyalarım beğenilir, beğenilmez; basılır, basılmaz gibi vesveseli bir ruh halinden çok uzaktayım. Hiç kimse okumasa bile yazmak, içimi kitaplara dökmek tek arzum. Elbette okurla buluşmak çok önemli ama hayati bir konu değil benim açımdan. En kötü senaryoda elimde kalan yine ben ve dert edindiklerim olduğuna göre kaybedecek hiçbir şeye sahip olmayanların gözü kara rahatlığını yaşıyorum. Edebiyat alanında tek iddiam yazmaya cesaret etmek olabilir. Bu da azımsanacak bir gözü peklik değildir doğrusu.

Kendimi bir kenara çektiğime göre, tanınmayan bir yazarın ilk kitabını baskıya göndermekle yayınevinin yazardan daha büyük bir risk aldığını ve nihayetinde asıl riski okurun üstlendiğini düşünüyorum.  Okur açısından düşününce, bir ilk kitap kazdığınız kuyudan su fışkırması ya da kazmanın taşa vurması kadar farklı bir etki bırakabilir. Bu benim de okuma serüvenim boyunca başıma gelen bir durumdur ancak bazı usta yazarların üzerimde büyük hayal kırıklığı yaratan eserlerini hatırlayınca yeni yazar-ilk kitap çekincesi bana çok da anlamlı gelmiyor.

Yine de ilk kitap konusunda inkâr edilemez bir gerçek varsa okur kaybederse yayınevi ve yazarın da bir şekilde kaybedeceğidir. Umarım herkesin kazanacağı keyifli bir yayın süreci yaşarız.  

Kitabınızdan biraz bahsedebilir misiniz?

Düşünme(me) Oyunu on iki yaşında bir çocuğun başına gelenleri ve içinde olan bitenleri anlatıyor. Derin bir meseleyi olabildiği kadar yüzeye çıkarmak için diyaloglar kadar iç seslere de yer vermem gerekti ve bu durum karakterlerle empati yapmayı okur açısından kolaylaştırdı diye umuyorum. Psikolojide ket vurma olarak tabir edilen duygu durumu üzerine fantastik bir boyut eklenince ortaya hüzünlü, merak ve umut uyandıran bir kabullenme öyküsü çıktı. 

Öyküyü her ne kadar çocukların ilgisini çekebilecek şekilde kurgulasam da kararınca bir edebi lezzet katmaya çabaladım. Çocuklar için yazarken hiçbir üslup kaygısı gütmemek, göstermek yerine doğrudan anlatmak gibi bir tavır çocuk zekasını ve zevkini dikkate almamak gibi geliyor bana. Dahası, çocukların büyüdüklerinde de okuyabilecekleri bir metin olmasına özellikle uğraştım diyebilirim. 

Şimdilik ilk kitabımın “yazarın tek kitabı” olarak kalmamasını umut ediyorum. Sonrası için çalışmaya devam ediyorum. Ödül bu anlamda son derece yüreklendirici bir takdir oldu benim için.

İlk kitabınız çocuk edebiyatı alanında oldu, çalışmalarınız yine aynı alanda mı devam edecek?

Benim açımdan edebiyat derdini usulünce anlatmaktır. Çocuklar ya da yetişkinler için yazıyor olmanız ancak usulde farklılık yaratır, dert aynı derttir. Elbette çocuklar için yazarken istediğiniz kadar rahat hareket edebileceğiniz bir alanda hissetmiyorsunuz kendinizi; gözetmeniz gereken hassasiyetler ve üzerinizden atamayacağınız sorumluluklar çok fazla. Yine de küçüklere büyük meselelerden bahsetmeye devam edeceğim. İlk kitabın tadı damağımda kaldı çünkü ve keşke buraya bir gülücük kondurabilsem.

Yarışmadan sonra ikinci kitabımı tamamladım ve onu soğumaya bırakarak derhal üçüncü kitaba başladım. Şu sıralar ilham perisiyle aramızdan su sızmıyor, anlayacağınız.

Bu arada yetişkinler için bir öykü kitabı üzerinde çalışıyorum. Bir gün çok güzel bir öykü yazdığıma kendimi inandırabilmek gibi çılgınca bir hayalin peşindeyim ya da o haylaz hayal benim peşimi bırakmıyor, gerçekten ayırt edemiyorum.

Yazar adaylarına tavsiyeleriniz neler olur?

Kesinlikle okumak, okumak, okumak. Pek okumuyorum ama iyi yazıyorum, diyen biri ya kendini bilmiyordur ya da ne yazdığını. Hatta, okuru hafife alıyordur. 

Edebiyat alanında yazmak isteyenler için en az okumak kadar önemli bir diğer konu ise gözlem yapmak, hayata ve insana yakından bakmaya çalışmak. Bu tavsiye verildiği kadar kolay uygulanabilir değil, farkındayım. İnsanı anlamak başlı başına bir güçlük. Yine de insanın kitaplara benzediğini, görünürde olanın çok daha fazlasının derinlerde katmanlı bir hikâyeye bağlandığını düşünsünler, insan okumanın kitap okumak kadar kalemlerine kuvvet vereceğini unutmasınlar.

edebiyathaber.net (14 Şubat 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r