Masthead header

İlk Kitap: Pembe Akgün | Mesut Örs

İlk kitap söyleşilerimizin bu haftaki konuğu NotaBene Yayınları’ndan çıkan Mona İris isimli kitabıyla Pembe Akgün.

Benim öykülerim sanırım tam ikisinin ortasında bir yerde duruyor; bir romanın uzun tasvirlerden uzak ve bir oyunun zirve noktasına yakın.”

Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Kitaplar hayatınıza nasıl girdi, “okur” olmaktan “yazar” olmaya giden yol nasıl başladı ve ilerledi?

Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Dramatik Yazarlık Kürsüsü mezunuyum. Hayatımın çoğu Ankara’nın farklı semtlerinde geçti. Bu semtlerin halk kütüphaneleri her zaman bana evimdeymişim gibi hissettirirdi. Kitaplığımızda bulamadığım kimi kitapları oralarda bulurdum. Ebeveynlerim okumayı severdi, ama çok küçük yaşlardan itibaren bana ve kardeşlerime okuma zevkini aşılayan asıl kişi annemdir. Kimi gazeteler, bazı mecmualar ve Pazar günlerinin değişmezi Gırgır Dergisi de evimizden eksik olmazdı. Harçlıklarımla yalnızca iki şey aldığımı hatırlıyorum; anneme çiçek kendime kitap… Vadideki Zambak, Uğultulu Tepeler, Pastoral Senfoni, Sefiller, Ana, Teneke, İnce Memed, Yılanların Öcü, Çalıkuşu, Gulyabani, gibi şu anda isimlerini hatırlayamadığım pek çok klasik eseri ve adlarını okulda öğrendiğim Faruk Nafiz Çamlıbel, Orhan Seyfi Orhon, Orhan Veli, Cahit Sıtkı Tarancı gibi pek çok meşhur şairin şiir kitaplarını liseden önce okumuştum.  O zamanın siyasi iklimine, imkânlara ve yaşımın dayattıklarına uygunlardı sanırım… Yazmaya nereden aldığımı bilmediğim bir cesaretle ortaokul ikinci sınıfta okul müsamerelerine skeçler yazarak başladım, çünkü tiyatro beni büyülüyordu ve ben oyuncu olmak istiyordum. Kimseye göstermediğim günlüklerle, şiirler de yazıyordum tabii. O yıllarda başlayan süreç, bir dostumun beni cesaretlendirmesiyle sınava girmeme ve rahmetli Turgut Özakman’ın mülakatta “beni yazarlık sınıfında görmek istediğini” söylemesiyle bugüne kadar geldi. Okumak da öğrencilik de hâlâ devam ediyor, iyi ki… 

Kitabınızın ortaya çıkış öyküsünü anlatabilir misiniz? Fikir nasıl doğdu, kitabın ismine nasıl karar verdiniz, yazma süreci nasıl gelişti, yazarken uyguladığınız belli rutinler veya ritüeller var mı?

Aslında kitap yazmama temelde iki şey sebep oldu diyebilirim. Birincisi, tiyatro eserleri basmaktan imtina eden yayınevleri… İkincisi ise, tiyatro eserlerinin okunmayan bir şey olduğunu düşünerek “niçin bir roman yahut öykü kitabı yazmıyorsun?” diye soran tanıdıklarla,  “benim kalemimi merak ettiğini” söyleyen dostlar oldu. Bunlar elbette benim dışımda etkenler. Adorno yazmayı; “insanın, iç gerekliliğine verdiği bir cevap” olarak tanımlıyor.  Her zaman çok soru soran, hemen kabullenmeyen, otoriteden hoşlanmayan, başka kültürlere merak duyan, araştıran, öğrenen ve tabii ki hayal dünyası geniş biriydim. Bizim gibi toplumlarda pek de ideal biri sayılmam sanırım(!) Dışa dönükmüş gibi sistemin içinde kör topal hayatınızı idame ettirmeye çalışırken aslında su katılmamış bir içe dönük için bu sebepler sözde hafif ama yaşamda bir hayli ağır şeylerdir inanın. Dolayısıyla yazmak yahut sanatın başka bir alanında kendinizi ifade etmeye çalışmak da kaçınılmaz oluyor galiba. Kitap işte bu iç gerekliliklerle yazılan ve biriken öykülerin sonunda ortaya çıktı. Ortak izleği olan öyküleri bir araya getirip, üzerlerinde çalışmaya başladım. Yine de içimde bir yerlerde konuşan geveze kuş, “Mona İris” öyküsü bu maceranın fitilidir diyor şu anda. Başlangıcından bitişine kadar irisin gözleriyle yolculuk ettim çünkü ve bu seyahati kitabın da iklimi yapmaya çalıştım. Yazarken uyguladığım belirli bir rutin de ritüel de yok. Çoğu zaman hayatın koşuşturması içinde zihnimin bir bölümü yazacağım şey için alttan alta çalışıyor diyebilirim. Ama çalıştığım yerin temiz olması, dingin bir müzik ve çay olmazsa olmazlarım.

Dosyayı bitirdikten sonra yayınevlerine ulaşma, başvuru ve dosyanın kabul edilmesi sürecinden bahsedebilir misiniz? Bu süreçte yaşadığınız zorluklar olduysa bunları nasıl aştınız?

Yayınevleriyle teşrik-i mesai yapana kadar kitap yazmanın zor olduğunu sanıyordum… Kitap yazmaya çalışan her ölümlü önünde sonunda bu müstesna duyguları yaşayıp tadacaktır eminim, hepsinin yolları açık olsun. Ben şanslıydım, sadece iki sene uğraştım, bir iki kez mideyi delmeye çabaladım, pandemi süreci ile kâğıt zamları da el ele verip, yokuşu tırmanırken aşağıya çekiştirmek konusunda gereken ihtimamı gösterdiler sağ olsunlar… Hem yayınevlerine hem de bizlere… Sisteme ise hiç değinmeyeyim en iyisi… Zor bir süreçti özetle. Meşakkatle, sabırla ve kararlılıkla bu süreci atlatmaya çalışan, yazarlarını mağdur etmemeye gayret eden Notabene Yayıneviyle, idealizmini elinden bırakmayan sevgili editörüm Arzu Eylem’e bir kez de buradan teşekkür etmek isterim. Espriyi(!) bir yana bırakıp – okuyanların gözünü daha fazla korkutmadan- yazar arkadaşlara cesur olun, yılmayın öğüdünü de hemen vereyim şurada dursun. Oh, iyi oldu.

Kitabınızdan biraz bahsedebilir misiniz?

Mona İris; “ Cesede Dalmak, Ev Müzayedesi, Merhamet Yorgunu, Sümbül Saç, Ömür Hanım, Su Kuklacısı” ve kitaba adını veren “Mona İris” adlı yedi öyküden müteşekkil. Ana izleği ise ölüm. Fakat öykülerde ele alınışları daha çok Baudelaire’in “ anladım ki ilk ölen beden değil “ dediği türden. Zamanları aidiyetsiz, dili bugüne içkin. 

Siz aynı zamanda bir tiyatro oyunu yazarısınız. Edebiyat ile tiyatro ilişkisi üzerine neler söylersiniz, bu ilişki size kitabınıza nasıl yansıdı?

Tiyatro metinleri de elbette edebi bir türdür ve okunabilir, lezzet alınabilir. Böyle olmasaydı kaç yüzyıldır Shakespeare’nin yahut Goethe’nin eserlerini okumaya devam ediyor olamazdık öyle değil mi? Tüm edebi türler- hatta mitoloji, psikoloji, felsefe, tarih, mimari, resim, tıp, bilim gibi insan zihninin tüm üretimleri- birbirini besler birbirinden faydalanır. Bu gün Anna Karenina’dan Yeraltından Notlar’a, Don Kişot’tan  Sevgili Arsız Ölüm’e pek çok romanı tiyatro sahnesinde görmek bu sebeple mümkün.  Tennessee Williams’ın Arzu Tramvayı, Kızgın Damdaki Kedi’si, Shakespear’ın Hırçın Kız’ı, Otello’su, Coriolanus oyunları yahut Murakami’nin Barn Burning öyküsü,  Michael Cuningham’ın Saatler romanı sinemaya uyarlanmış olamazlardı. Tüm bu türlerin arasındaki en temel farkın yazılış teknikleriyle, seyirci/okuyucu ayrımı olduğunu düşünüyorum. Öykü/ roman dışındaki kurmaca metinlerin “okuma tiyatrosu” olarak sunulduğuna da tanık oluyoruz. Sahnelenmesi zor, edebi, felsefi nitelikleri ağır basan kimi çok katmanlı metinlerin seyirciyle buluşturulduğu, bir tür seyircili radyo tiyatrosu da demek mümkün okuma tiyatrosu için.  Sizi hemen orada, o anda metnin içine dâhil ederek, daha çok romanlarda rastladığımız uzun mekân ve insan tasvirlerini metinden çekip alarak, seyirci/dinleyicinin zihninde yarattığı evrene alan açan bir tür tiyatro. Benim öykülerim sanırım tam ikisinin ortasında bir yerde duruyor; bir romanın uzun tasvirlerden uzak ve bir oyunun zirve noktasına yakın. Rahmetli Sevda Şener Hocamız, “dram sanatı, insanı eşiklerde sınar” derdi. Benim karakterlerim de işte tam o eşikteler. Belki aşmak üzere, belki aşmış, belki tam ortasında sıkışıp kalmış… Sanırım tiyatro metinleri yazıyor olmam o çatışma anlarını daha iyi fark etmeme yardımcı oluyor. Bir de diyaloglardaki sahiciliğe katkısı tartışılmaz.

Yeni çalışmalarınız var mı? Varsa, kısaca söz edebilir misiniz?

Şu an düzeltmelerini yapmaya çalıştığım bir tiyatro oyunum ve bir çocuk romanım var. Bunların dışında da tamamlamamı bekleyen bir dolu oyunla öykü sırasını bekliyor. 

Yazar adaylarına tavsiyeleriniz neler olur?

Bu işin bir hapı, aşısı yahut kestirme bir yolu yok maalesef. Ağızlarında gümüş kaşıkla doğmadılarsa eğer, hayat hepsi için zor geçecek, öncelikle bunu kabul etmeliler derim naçizane. Pek çok cephesinde mücadele etmek ve ayakta kalmak zorunda kalacaklar yaşamın. Dizleri elleri paralanacak -tüm insanlar gibi-, ama özellikle de kalpleri, vicdanları, değerleri, hayalleri durmadan durmadan darbe alacak bu evcilleştirilmiş kaosun içinde. Kimse ne kadar hassas bir ruh olduklarına aldırmayacak. Yani huzur içinde sırça bir fanusta yazıp çizmiyor kimse. İşe gitmek, faturalarını ödemek, çocuğunun ateşi varsa uykusuz günler geceler geçirmek, yaslarını yeterince yaşayamamak gibi daha pek çok şeyle uğraşıp, bilhassa kendileriyle, özlerine sadık kalmaya uğraşarak yol alacak pek çoğu. Tüm kitapları okumaya, tüm filmleri izlemeye, bütün sergileri gezmeye imkânları da, vakitleri de ömürleri de yetmeyecek. Bundan endişe etmesinler -Kitaplar bunun için de varlar aslında.- Tüm bu zengin hayat deneyimleriyle, öğrendikleriyle, gözlemledikleriyle harmanlayarak yarattıklarını görecekler zamanla. Ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıp, cesur olsunlar, pes etmesinler, gerisi gelecektir.

edebiyathaber.net (16 Mayıs 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r