
Nesrin Orun, uzun zamandan beri edebiyatla, özellikle öykü türüyle uğraşan genç bir yazar. Nesrin Orun’u 2025 Oğuz Atay Öykü Ödülü Seçkisi’ne girmeye hak kazanan “Daro’nun Sonsuz Yaraları” adlı öyküsüyle tanımıştım. Yazarın, ilk öykü kitabı Sarsılmışlar Bahçesi’nde Şenlik’in de aynı yıl içinde yayımlanmış olduğunu görünce, kitabı okumaya ve böylece Nesrin Orun’un öykü dünyasını daha yakından tanımaya karar verdim.
Nesrin Orun, derinlikli meseleleri işliyor bu kitabındaki öykülerde. O nedenle, her öykünün yavaş yavaş ve sindire sindire okunması gerektiği kanısındayım. Nesrin Orun’un ilk kitabı olmasına rağmen öykülerin pek çoğunun usta işi olduğuna tanık olunca, onun, öykü sanatı üzerinde yoğun olarak çalıştığını, araştırdığını, bol bol kuram ve kurmaca okuduğunu; dolayısıyla öykü metinlerini bilgi ve bilinçle yazdığını fark ettim. Üzerinde dikkatle, özenle çalışılmış; kişileri, kurgusu, dili iyi işlenmiş öykülerle dolu bir kitap Sarsılmışlar Bahçesi’nde Şenlik.
Yazarın, insanın iç dünyasının derinliklerine inmeyi, ruhun karanlık labirentlerinde dolaşmayı, insanın iç çelişkilerini göstermeyi; kısacası, “insanı anlamayı” odağa almış olduğunu görüyoruz. Psikolojik nitelikler taşıyan, tekinsizlikten beslenen, gizemli ve alacakaranlık öyküler diyebiliriz bu öykülerin pek çoğu için.
Yazarın, “Yol Sandığın Geçmişindir”de farklı bakış açılarına yer vermesi, öznelerde; “gören gözler”de değişiklik yapması, geçmişin ağır yükünü bütün varlığıyla sırtlanmış ince bir kadın imgesine yer vermesi, zaman / mekân geçişleriyle okuru şaşırtması oldukça etkileyici olmuş. Kitabın bu ilk öyküsünde sinematografik ögelerin yer aldığını da belirtmek mümkün.
“Koyu Nakışlar”, etkileyici bir öykü. Büyük ve derin bir yalnızlığın içinde kaybolan, evdeki kediyle konuşan, mutsuz bir evliliğin bütün acılarını ve travmalarını taşıyan yaşlı kadının anlatımları, okuyanı derinden sarsıyor. Yeni doğmuş bebeğini süt boğulmasıyla kaybeden, evde aile ortamında zerre kadar yeri ve değeri olmayan kadın karakter, ömrü boyunca bu trajediyle iç içe yaşamaya, anneliğin ne olduğunu anlamaya çabalıyor. “Nefesim” dediği ve yaşadığını sandığı evladıyla; bir sanrıyla sıklıkla konuşuyor ayrıca. Aile içindeki çarpık bir ilişkinin tanığı olmak, buna göz yummak zorunda kalmak, aşağılanmalara katlanmak …Sanrılarla, yanılsamalarla dile getirilen mutsuz bir hayat… Yazar, travmatik ve trajik bir ruh halini, öykü kişisinin anlatımlarıyla detaylandırıyor; böylece, karakterin, iç konuşmalar ve seslenişler yoluyla kendini ifade etmesini sağlıyor.

Bütün öykülerin dokusuna yayılan derin bir psikoloji, iyi bir gözlem gücü, ayrıntılardaki titizlik, kitabın asli unsurları arasında yer alıyor. Yas ve melankoli süreçlerini işleyen “Herkes (mi) Öldürür Sevdiğini” öyküsünde, ölümün farklı boyutlarıyla sorgulandığı görülüyor. Hele ölümün, çocuk ölümlerinin karşısında, annelerin içinde esen o çaresizlik fırtınası karşısında sözler yetersiz kalıyor.
“Sanki Kâbus” da tekinsizlikten, insanın “gölge” yanından beslenen; yalnızlığın, korkunun, belirsizliğin doruğa çıktığı bir öykü. Okur, öykü kişisiyle birlikte, içe işleyen, titreten o korkuyu, belirsizlikten, bilinmezlikten doğan o ürpermeyi yaşıyor. Yazar, metin içi dünyadaki korku, dehşet, panik duygularını okura geçirmede hayli başarılı. Bu öyküde de bakış açısı farklılığı, incelikle işleniyor; kişilik parçalanması en dramatik şekilde gösteriliyor. Bu parçalanmışlık, öyküdeki dile de yansıyor: “İçerinin aydınlığında yüz yüzeyiz. Ben içeride, o dışarda, beni izliyoruz.” (s.45) İçerideki kim, dışarıdaki kim? Sorunun yanıtı, gizemli bir biçimde biz okurlara bırakılıyor.
Nesrin Orun, birçok öyküsünde, aile ve evlilik kurumunu sorguluyor; okuru da sorgulamalara çağırıyor. “Bir Evliliğin Kara Güneşle İmtihanı” böyle bir öykü. Öğrencilik yıllarında evlenen iki genç insanın yaşadıkları üzerinden, anne baba olmayı, eş olmayı ve evliliği gözden geçiriyor. Zorunlu bir evlilik yapmak, aynı evde iki yabancı olarak yaşamak, birbirinin yüzüne bile bakmadan yıllar geçirmek…Öykü kişilerinin ikisi de kaçış psikolojisi içinde, bir kısırdöngüye dönüşen yaşamlarını değiştirmek için küçük bir adım atmaya bile çekiniyorlar. Söyleyemedikleri sözler, zihinlerini durmadan dolduruyor. Birbirini anlayamamak, içinden geçirdiklerini söyleyememek ve iletişimsizlik, bu evliliği kâbusa dönüştürüyor. Asıl olarak, her ikisinin derinlerde yaşattığı duygunun “sevme korkusu” olduğunu seziyoruz. Öykü kişilerinin yaşantıları giderek absürt bir duruma evriliyor. Her ikisinin iç dünyasını, karşılaştırmalar yoluyla ve bütün sarsıcı gerçekliğiyle işliyor yazar.
Adı “Sevgi” olan, ama şiddetin bütün boyutlarıyla işlendiği öykü, insanın yüreğini parçalıyor. Çocuk anlatıcının dile getirdiği duygu ve tanıklıklarla ilerliyor metin. Anneleri belirsiz bir biçimde kaybolan (babanın işlemiş olduğu ve gizlediği cinayet, satır aralarında seziliyor) babaanneleri tarafından “melek olma” vaadiyle uçurumdan atlamaya iteklenen kız çocuklarıyla karşılaşıyoruz. Ailede değer verilmeyen, aşağılanan, ölmeleri beklenen altı kız çocuğu yer alıyor. Kız çocuklara ve ayrıca evin hayvanlarına; özellikle çocukların çok sevdiği köpeğe, babanın uyguladığı şiddet son derecede korkunç. Baba ile temsil edilen patriyarka, babaanne ile devamı sağlanan patriyarkal sistem, anne ve kız çocuklarına, çaresiz hayvanlara yönelik eril şiddet ve kan dökücülük, metni bütünüyle kapsıyor. Zamanın ve mekânın belirsiz olduğu karanlık bir masalın içinde buluyoruz kendimizi. Bu öykünün, ironik bir biçimde “Sevgi” adını taşıması önemli. Sevginin, ailenin, eril şiddetin, patriyarkanın sorgulandığı güçlü bir öykü olan “Sevgi”, içerdiği semboller ve metaforlar açısından da incelenebilecek nitelikte, anlam katmanları içeren bir öykü. Korku, şiddet, kötülük sarmalında nefes almaya çalışan küçük kız çocuklarının durumu karşısında öfke ve acıma duygularıyla doluyoruz.
Bir sonraki öykü “Boş Sandalye”nin içinde yer alan trajikomedinin oldukça iyi işlenmiş olduğunu söyleyebiliriz. “Yalnızlık Lekesi”’nde, zaman atlamaları ve çağrışımlar zinciriyle, ölü bir genç kadının yaşamındaki gizemlere, anlatıcının kendi yaşantılarıyla bir arada açılıyoruz. Nesrin Orun, ilişkilerdeki kırılma noktalarını dikkatle gözlemleyen bir öykücü. Aynı özelliği, “Derin Koma” adlı öyküsünde de görüyoruz. Son derece parlak bir kariyere sahip, güzel ve hoş bir kız olan Nursel’in bile bile içine düştüğü yanlış bir evliliğin sonucunda inanılmaz bir yıkıma sürüklenmesi ve “celladına âşık olma psikolojisi” iyi işlenmiş. Çevremizde, uygun olmayan kişilerle evlenip hayatını mahveden, hayatını mahvettiğini inkâr ederek kendi yalanları ve yanılsamaları içinde yaşayan o kadar çok kadın var ki diye düşünüyor; bu noktada, Nesrin Orun’un psikolojik gerçekçi bir bakış açısıyla da yazdığını görüyoruz.
“Gelecekten Bir Gölge” öyküsünde ayrıntılar ve betimlemeler iyi işlenmiş; öykü karakteri başarıyla canlandırılmış. Siyahlı asil kadını, uzun süre gözlemleyip onu “öykü malzemesi”ne dönüştürmek isteyen anlatıcımıza, siyahlı asil kadının verdiği yanıt gerçekten etkileyici. “Sarsılmışlar Bahçesinde Şenlik” de trajikomedi unsurlarıyla dikkat çeken bir öykü. İnsanların acıtıcı yalnızlığının kara mizaha dönüşmesi söz konusu bu öyküde.
“Bir Rüya Sonatı”, kitabın başındaki öykülerle uyumlu, psikolojik derinlik taşıyan bir yalnızlık ve anlaşılamama öyküsü olarak yer alıyor. Anlatıcıların iç konuşmalarının sırayla yer değiştirmesi ve metnin bu şekilde ilerlemesi iyi bir teknik özellik olarak dikkatimizi çekiyor. İnsanların birbirleriyle konuşmaları gerekirken, öyküde onların sadece iç konuşmaları ön plana çıkıyor; iletişimsizlik, anlayışsızlık, güvensizlik ve önyargılar yüzünden nasıl birbirimize kapılarımızı kapattığımızı, aramıza nasıl duvarlar ördüğümüzü net olarak görebiliyoruz. “Narin Olaylar” öyküsünde de çevreyi ve insanları dıştan gözlemleyen, insanların telefon konuşmalarına kulak misafiri olan, böylece, insan ilişkilerini kafasında yeniden kurgulayan bir öykü anlatıcısı yer alıyor.
“Veda”, farklı zaman katmanlarıyla, geçmişe ve daha yakın zamanlara açılan, ancak zamanın ve mekânın net olarak belli olmadığı bir işkence ve ölüm orucu öyküsü. Yazar, bu zorlu konuyu öyle ustalıkla işlemiş ki, anlatılan ya da gösterilenler, öncelikle insanî bir acı, büyük bir trajedi olarak yansıyor okura. Siyasî kodları fark edebilmek için metni dikkatle okumak gerekiyor. Toplumsal büyük acıların bireylerde yarattığı etkileri ve sarsıntıları, bu tarzda işleyen öyküler, hayata edebiyatla bakan, sloganlardan, düz mantıktan uzak öykülerdir; o nedenle “Veda” bence kıymetli bir öyküdür.
Sonuçta, Sarsılmışlar Bahçesinde Şenlik’i ilk kitap olarak başarılı bulduğumu belirtmek isterim. Öykücüğümüze yepyeni bir soluk getireceğine inandığım ve yazınsal geleceğine umutla baktığım Nesrin Orun’un, bu kitabından sonra yazacaklarını merakla bekleyeceğim.
*Nesrin Orun, Sarsılmışlar Bahçesi’nde Şenlik, Dipnot Yayınları, 2025.















