İlk Adımlar: Fatma İlhan | Hande Emekçi

Mart 27, 2026

İlk Adımlar: Fatma İlhan | Hande Emekçi

Söyleşi serimizin bu haftaki konuğu, Dergâh Yayınları’ndan çıkan “Teyzeler ve Maymunlar” adlı ilk kitabı ile Fatma İlhan.

Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz?  Kitaplarla ve yazmakla olan ilişkiniz nasıl başladı?

Ben Fatma İlhan, bir öykü kitabım, iki kuzum, kedi Süreyyam ve bitkilerimle beraber Almanya’da yaşıyorum. Mesleğim yazarlık, bunun yanı sıra bir ilkokulda vekil öğretmenlik yapıyorum.

Uzandığı yerden parmaklarıyla duvarlara, tavanlara yazı yazan, sürekli kafasında hikâyeler kuran o çocuk bendim. Yazmakla ilişkim böyle başladı. Kitaplı bir evde doğmanın da büyük getirisi olmuştur. İlk yazdığım öykü, yedi yaşımda babamın bana hediye ettiği ajanda da hâlâ duruyor. İlk sayfaya öykü girişi sayılabilecek bir metin yazmışım. Sonra utanıp üstünü çizmişim. Ortaokulda doldurduğum bir defter öykü ve denemeyi sınıfta okurken de utanıyordum. Uzun yıllar o defterin yüzüne bakamadım. Yazmak çok mahrem bir şeydi sanki ve bunu paylaştığımda bu coğrafyada yetişmiş birçok kadın gibi utanç duymalıydım içimden çıkan şeylerden. Okumak ise ev işlerinden kaçıp koltuk arkasında, okulda sıra altında, gecenin kör vakitlerinde herkes uyurken yaptığım içgüdüsel bir eylemdi. Yazmanın bir var olma biçimi olduğunu, kendimi ifade şekli olduğunu anlamam uzun yıllarımı aldı. Okumak hayatımın doğal bir ritüeliyken yazmak sürekli etrafında dolandığım, yirmili yaşların sonlarına kadar bir türlü rayına oturtamadığım, birazcık karşılık gördüğümde hemen sıvıştığım bir şeydi. Sürekli yazmak istiyor lakin bunu nasıl devam ettireceğimi bilmiyordum. On dokuz yaşımda ilk kez yurt dışına çıktığımda ya da yirmi dört yaşındayken kalıcı olarak göç ettiğimde de hâlâ bilmiyordum. Bir internet sitesine haber yazıları yazdığım da oldu, arkadaşlarımla okul dergisi çıkardığımız da ya da kendi kendime blog açıp denemeler yazdığım. Hiçbiri uzun süre devam etmedi. 2019 yılında bana bir şeyler oldu ve Eylül ayında masama oturup düzenli bir şekilde çalışmaya başladım. Dergâh, Ke, Hece Öykü, Olağan Hikâye gibi dergilerde öykülerim yayımlandıktan sonra nihayet 2023 yılı Nisan ayında Teyzeler ve Maymunlar Dergâh yayınlarından çıktı.

Kitabınızın ortaya çıkış öyküsünü anlatabilir misiniz? Fikir nasıl doğdu, kitabın ismine nasıl karar verdiniz, yazma sürecinde neler yaşadınız?

Liseye kadar kurmaca yazarken liseden itibaren daha çok deneme ve kitap haber yazıları yazdım. 2019 yılında masama oturup düzenli yazmaya başladığımda, birer paragrafla başladığım metinler zamanla birkaç sayfa oldu. Bir süre sonra “Sanırım ben öykü yazıyorum” dedim ve öykü üzerine daha çok eğildim. Döngü’nün Ağustos 2021 yılında Dergâh dergisinde yayımlanmasıyla yeni bir dönem başladı. Edebiyat meclisine adımımı atmıştım. Öykülerim yayımlandıkça motive oldum denebilirse de beni asıl motive eden şey süreçti; yazmaya olan inancım, bir şekilde kendi yolumu bulacağıma dair kulaklarımda yankılanan cılız ama sahici o sesti. İçimde bir sürü çekmece vardı ve o çekmeceler sürekli açılmak istiyordu. Ben de büyük bir iştahla masamda, bulduğum her boşlukta kütüphanede, gecenin bir yarısında ya da gündüzün bir ucunda okuyup yazıyordum. Bir cumartesi günü kütüphanede Cam Kesiği öyküsünü bitirdiğimde başımın etrafındaki hâlenin tamamlandığını hissettim. Hatta “Sanırım kitap bitti” diye arkadaşlarıma fotoğraf attım. Yayınevine gönderene kadar dosyamın üzerinde çalışmaya devam ettim.

Kitapta önce başlığını atıp sonra yazmaya başladığım tek bir öykü var o da “Teyzeler ve Maymunlar.” Bu öykünün bende ayrı bir yeri var çünkü onu yazmamak için yaklaşık bir yıl boyunca direndim. Çekmecesi açılmıştı ama ben onu yazmak istemiyordum. Çünkü bu hikâyede neyi nasıl yazacağımı, kelimeleri nasıl bir tekrarla kullanacağımı hissediyordum. Kendi içimde bir otosansür varmış, sonradan anladım. Yazmak, yaşamaktan ve bizden ötedir bu yüzden o cumartesi günü kütüphanede başlığı atıp coşkuyla yazmaya başladım. Editörüm Ayşenur Biçer’le kitabın ismi ne olsun diye konuşurken dedim ki: “Kitabın adı ‘Teyzeler ve Maymunlar’ olmalı, sanki bu öykünün imlediği şey diğer bütün öykülere tabanlık ediyor ve kendisini yazdırmak için çok direndi.” Editörüm de bu fikri çok beğendi. “Yine de düşünelim hemen karar vermeyelim” dedim. Ayşenur gülerek “Dönüp dolaşıp bu fikre geri geleceksin” diye karşılık verdi. Gerçekten de iki üç ay daha düşündük ama ondan başkasını dosyaya yakıştıramadık.

Kitabınızı tamamladıktan sonra yayınevi bulma süreciniz nasıl geçti? Kitabınızı basmaya karar veren yayıneviyle yaşadığınız süreç nasıldı?

Döngü’yü, lisede kitapçı raflarında gördüğümde çok heyecanlandığım, köklü mazisiyle sevdiğim birçok şair ve yazarın da ilk eserlerini yayımladığı bir dergi olduğu için Dergâh dergisine yollamıştım. Bu bağlamda dosyam bitince başka bir yere göndermek aklımdan geçmedi, o geleneğin içinde olmak istedim, Dergâh Yayınları’na gönderdim ve kabul edildi. Sonrasında editoryal süreç de çok keyifliydi. İstanbul’a gelip imza attım. Her aşamasını karşılıklı istişareyle yürüttük. Üç aşağı beş yukarı yayımlanma takviminin belli olması ilk kitabını çıkaran, heyecanlı genç bir yazar için çok büyük bir nasipti. Geçen yaz ikinci baskı için editörümle kitabı baştan aşağı tekrar elden geçirdiğimizde, yaptığımız düzeltiler; kapağını değiştirirken ki titizliğimiz, kitabın içine ressam Erdem Baytemur’un birkaç resmini eklerken neredeyse ilk baskıya verdiğimiz emek kadar çalıştığımızda doğru yerde olduğumu tekrardan anlamış oldum.

Kitabınızdan biraz bahsedebilir misiniz? Kitapta sizi en çok etkileyen bölüm hangisi?

Bir yazarın kendi kitabından bahsetmesi ne kadar doğru bilmiyorum. 🙂 Bunu okurlar ve eleştirmenler yapmalı. Bu anlamda kendimi çok nasipli hissediyorum. Minnettarım, sosyal medyadan, e-postadan, WhatsApp’tan ve çeşitli mecralardan hatrı sayılır geri dönüş aldım, kitabımın üzerine yazılar yazıldı. Bunlar olmasaydı da ben yazmaya devam edecektim ama şahsen bir yazar olarak yazdıklarımın bir karşılık bulmasını çok arzu etmiştim. Tüm bu geri dönüşler üzerinden kitabımdan bahsetmek istersem şöyle söyleyebilirim: Benim karakterlerim kendi yaşamlarına doğru sahici bir konuşma yapıyorlar. Farklı deneyimler yaşamalarına rağmen, dünyayı algılama biçimleri benzerlikler taşıyor. Bugün ve dün arasında kurdukları bir bağ var, bugünü anlamaya çalışırken geçmişin gölgeli günlerine bakıp şimdiki hallerini açıklayacak anılar arıyorlar. Yaralılar ve yaralarını göstermekten gocunmuyorlar, alengirli yollara girmiyorlar, sade, lafı çok dolandırmadan ve aslından direk ne yaşadıklarını söyleyerek başlıyor hikâyeleri. Hepsinin kendinden bahsediş şekilleri farklı. Bedenleri üzerine taalluk etmiş şeyler var. Bu bahsetme şekilleri bazen büyülü gerçekçi bir atmosferde hayat buluyor, bazen rüyalarda bazen de bilinç akışı konuşmalarda. Boşluk önemli bir tema, hiç olmamış olanın boşluğu değil ama varken yok olanın boşluğu. Böyle şeyler söylenebilir.

Beni en çok etkileyen bir tane öykü var diyemem. Karakterlerimin hepsini çok cesur buluyorum, içimin çekmecelerinde sonsuza kadar korunaklı bir şekilde yaşamak varken, her şeyi göze alıp bu dünyaya gelmek istediler, bana güvendiler, onlara sarılmak isterdim. Yalnız Bay Vitaliçko hariç, hayır, onun yüzüne bile bakmak istemem.

İlk kitabı yayımlamanın en büyük heyecanı ve en büyük zorluğu neydi? Kitabınız yayımlandıktan sonra aldığınız tepkiler nasıldı?

En büyük heyecanı çok uzun zamandır içinizde olan, emek ettiğiniz, hayallerinizi süsleyen bir şeyin, kanlı canlı bir şekilde elinizde olması. Çünkü aslında yazmaya başladığınız an yazarsınız ama yine de kitabınız yayımlanana kadar yazar değilsiniz. Bu garip paradoksun bitmesi büyük heyecan. En büyük zorluğu ise metnin artık sizden çıkması. Okurla yüz yüzesiniz artık, her okur kendince metni dilediği yere çekebilir, çok iyi yazsanız da okunmayabilirsiniz, hiç ilgi görmeyebilirsiniz, hak edip etmediğinizden bağımsız öylece bir kenarda unutulabilirsiniz. Her şeye rağmen, sonuç ne olursa olsun yazmaya devam edebilecek misiniz? Etmeli misiniz?

Kitap çıktığında çok büyük beklentilerim yoktu. Bir yılda ne kadar çok öykü kitabı yayımlandığını, bunlardan ne kadarının okunduğunu biliyordum, gerçeklerden hiçbir zaman kaçmadım. Yine de içimden dua etmeyi bırakmadım. Nasıl ki ben çok sevdiğim bir kitabı okuduğumda yazar bunu benim için yazmış diyorsam, kendi kitabımın da ona benim baktığım nazarla bakacak okurla karşılaşmasını diledim. Ve bir nebzede olsa buna ulaştığımı inanıyorum. Teyzeler ve Maymunlar “Rüzgârı kendinden menkul bir uçurtma” gibi kendi hikâyesini yazmaya devam ediyor. Öykülerle kendi hayatıyla bağ kurup duygularını ve fikirlerini benimle paylaşanlar, okuma grubu yapıp Zoom’dan toplantıya davet eden okuma grupları, öğrencilerine derste okutup atölye yapanlar, karakterlerim üzerine psikanaliz yaptıran hocalarımız, elden ele kitabımı birbirine tavsiye eden okurlar… Aldığım tüm geri dönüşler için minnettarım. Teyzeler ve Maymunlar üzerine yazan dergi emekçisi yazarlarımıza ayrıca teşekkür ederim. Olumlu ve olumsuz eleştirilerin öğretici olduğu harika bir süreç oldu benim açımdan.

 İlk kitabınızı yayımladıktan sonra yazarlık konusunda düşünceleriniz değişti mi?

Temeldeki düşüncelerim aynı kalmakla beraber evet bazı düşüncelerim değişti. Hep ilk kitabı çıkarmanın en zor şey olduğuna inanırdım. Halbuki ikinci kitabı çıkarabilmek için düzenli bir şekilde okuyup yazmaya devam etmenin, bir önceki yazdıklarını aşmanın zorunlu oluşunun ve günlük hayatın içinde sanatçı kimliğini koruyabilmenin çok daha zor olduğunu anladım. Hayat hepimiz için bazen çok zor, ben de çok zor zamanlar geçirdim son yıllarda. Tüm o sıkıntılı anların içinde hayatta kalmaya çalışırken, bundan sonra ne olacak sorusu hep içimi kemirdi. Burada, ilk kitapta bırakabilirdim her şeyi, çok da düşündüm. Ama ilk kitabımı aşmayı, yazarlığıma yeni şeyler eklemeyi, dünyamı çeşitlendirmeyi seçtim. Umarım başarmışımdır.

Yeni bir kitap için çalışmalarınızı sürdürüyor musunuz? Henüz kitabı yayımlanmamış yazarlara tavsiyeleriniz neler olur?

Şu an masamda başka bir dosya var. Bununla birlikte geçen ay ikinci kitabımı yayınevine teslim ettim, bahar aylarında raflarda göreceğiz inşallah. Tavsiye vermeyi çok sevmeyen bir insan olarak, sorunuza yine de bir cevap olsun diye kendi hikâyemden yola çıkarak şunları söyleyebilirim: Yazmak gerçekten büyük mesele ve hayatın içinde yancı olmayı asla kabul etmiyor. Bu yüzden yazmanın merkeze alınmadan sadece hobisel bir etkinlik olarak sürdürülebileceğine inanmıyorum. Her durumda yazmaya devam etmek, sürekli okumak, etrafına kulak kesilmek, tanı(ş)mak, yeni şehirler, müzeler arşınlamak ve dünyaya her zaman normalin dışında bir gözle bakmak gerekiyor. Tüm bunlara rağmen hiçbir karşılık alamayabileceğini de göze almak lazım. Böyle bir yol yazmak. Bunu kabullenerek yola çıkmalı.

İlginiz ve sorularınız için teşekkür ederim.

Yorum yapın