
Söyleşi serimizin bu haftaki konuğu, Notos Kitap’tan çıkan “Aslında Her Şey Yolunda” adlı ilk kitabı ile Duygu Terim.
Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Kitaplarla ve yazmakla olan ilişkiniz nasıl başladı?
Özgeçmiş bilgileri vermek yerine kendimi nasıl tanımladığımdan bahsedeyim. Meraklı, kafası karışık, romantik, çok düşünen az harekete geçen biriyim. En uzun kısmı bankada olmak üzere sekreterlik, garsonluk, memuriyet gibi türlü işte çalıştım. İş hayatını bırakacak özgürlüğe sahip olduğum anda, kendime ve aileme büyük bir iyilik yaparak işten ayrıldım. Hayatımın tamamına yakınını Ankara’da geçirdim. Kentin benliğim üzerinde etkisi büyüktür.
Tek çocuğum ve sokaktan korunarak yetiştirildim. Bedensel aktivitelerde de pek iyi sayılmazdım. Evdeydim, yalnızdım, meraklıydım, televizyon izleme saatlerim belliydi. Adnan Ötüken İl Halk Kütüphanesi’ni bulana kadar -yaşı yetenler hatırlayacaktır- Larousse ailesinden müteşekkil ansiklopedileri okudum, Evimizdeki Doktor, Evimizdeki Avukat kitaplarını ezberledim.
Gitmek zorunda olduğunuz bir işiniz olmayınca, dışarı çıkmayı seven biri de değilseniz, edebiyata ve sinemaya çok zaman ayırabiliyorsunuz. Yıllardır şiir yazıyordum ancak şiirin dünyası benim melankolik tabiatıma iyi gelmiyordu. Üniversiteden beri yazdığım öykü taslaklarına göz atınca, öykülerle ilişkim okur olmaktan ileriye taşınsın istedim.
Kitabınızın ortaya çıkış öyküsünü anlatabilir misiniz? Fikir nasıl doğdu, kitabın ismine nasıl karar verdiniz, yazma sürecinde neler yaşadınız?
Birçok kıymetli yazarın atölyesine katıldım, son durak NotosAtölye oldu. Eskiden bir kenara yazıp kenara attığım paragraflar öykülere dönüştü, teknik ve kuramsal bilgiyle, farklı öykü anlayışlarıyla tanıştım Notos’ta. Hemen hemen sekiz aylık süreçte on iki öykü yazdım atölyede. Semih Gümüş’ün yönlendirmeleriyle öyküler değişti, gelişti, dosya bütünlüğüne ulaştı.
Aslında Her Şey Yolunda, kitaptaki öykülerden birinin ismiydi. Ancak bir öykünün kitabımın adı olmasını istemedim. O öykünün adını dosyanın adıyla değiştirdim. Birkaç kez dosyamı taradım, kitaba adını verecek cümlenin, üzerinde ışıklar patlayarak bana göz kırpmasını bekledim. Bu ışık her defasında Aslında Her Şey Yolunda cümlesinin üzerinde yandı.

Yeni yeni fark ediyorum, hepimizin “aslında” sözcüğünü ne kadar sık kullandığını; gün içinde onlarca kez “aslında”diyoruz. Bilemiyorum, bir şeyin aslını anlatmayı sona saklamaktan hoşlanıyoruz ya da kendimizi bir şeylere ikna etme mecburiyeti duyuyoruz. “Aslında,” kitabı tanımlamak için de hayatlarımızı tanımlamak için de önemli bir sözcük.
Kitabınızı tamamladıktan sonra yayınevi bulma süreciniz nasıl geçti? Kitabınızı basmaya karar veren yayıneviyle yaşadığınız süreç nasıldı?
Birçok arkadaşımdan şanslıydım bu konuda. Dosyamı Notosdışında başka bir yayınevine göndermem gerekmedi. Semih Gümüş dosyayı uygun buldu, kısa bir bekleme süresinin sonunda da basıldı.
Kitabınızdan biraz bahsedebilir misiniz? Kitapta sizi en çok etkileyen bölüm hangisi?
Karakterleriyle bağ kuran yazarlardan hoşlanmam derken ben de onlardan birine dönüştüm ama neyse ki kitap çıktıktan sonra oldu bu. Yoksa Elmas’a kıyamaz ona sonu ölümle biten bir son yazamazdım. Aslı’yı o baba oğulla tanıştırmak yerine hesapsız bir aşkın kucağına atardım, Müge’ye bir an önce kocasından boşanmaya ikna olacağı somut olaylar gösterirdim.
On üç öyküde yer alan her karakterin başka bir dünyası, başka davranış tarzı var. Onları özgür bırakıp yaşamaları gerekeni yaşattım. Kendilerini tanımama izin verdikleri için teşekkür ederim.
İlk kitabı yayımlamanın en büyük heyecanı ve en büyük zorluğu neydi? Kitabınız yayımlandıktan sonra aldığınız tepkiler nasıldı?
Gerçekçi biriyimdir, pek hayalperest ve heyecanlı biri sayılmam. Umduğumdan daha fazla ilgi gördü Aslında Her Şey Yolunda. İki yıla yaklaşmış olmasına rağmen hâlâokunuyor. Okur fısıltısıyla duyulan bir kitap olsun, hızla parlayıp sönen bir kitap olmasın istemiştim, öyle de oldu. Kitap kulüpleri, yazılı ya da görsel söyleşiler, çokça değerlendirme yazısı ve yorum okudum. Melike öyküsü bir anlatıya ilham oldu. Bu hayal bile edilebilecek bir şey değildi. Melike’yi ben yazdım, Didem Çelenk “Kapılar” anlatısında,kendi kurgusuyla anlatıyor Melike’yi ve birçok insanla buluşturuyor şimdi. Herkese müteşekkirim, mutluluktan gözlerim doldu çoğu zaman. Zorlukların tamamını unutturan duygular yaşattı bana ilk kitabım.
İlk kitabınızı yayımladıktan sonra yazarlık konusunda düşünceleriniz değişti mi?
Yazarlığın, insanın boynuna asıp göstermek isteyeceği altın bir madalyon olduğunu düşünmüyordum, aynı görüşteyim. Düş dünyanızla kavgalısınız her zaman, gece yataktan kalkıp evin içinde gergin gergin turlayan birisiniz, yazmak istediğinizi yazamayınca kimsenin anlamayacağı ruh hallerine giriyorsunuz. Duygu durum bozukluğu yaşamaya teşnesiniz, ama yapmaya da devam ediyorsunuz, çünkü yazmayı seviyorsunuz. Hepsi bundan ibaret.
Yeni bir kitap için çalışmalarınızı sürdürüyor musunuz? Henüz kitabı yayımlanmamış yazarlara tavsiyelerinizneler olur?
İkinci dosyamda epey ilerleme kaydettim, kısa süre içinde bitireceğimi düşünüyorum.
Tavsiye, az da olsa büyüklenme içerir bence, o yüzden fikir diyeyim. İstiyorsanız, yazmaya devam edin. Dünyada yeterince kitap ve yazar olsa da iyi edebiyata hâlâ ihtiyacımızvar.















