
Söyleşi serimizin bu haftaki konuğu, Alakarga Yayınları’ndan çıkan “Ağaç Gölgesi” adlı ilk kitabı ile Cemre Öğün.
Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Kitaplarla ve yazmakla olan ilişkiniz nasıl başladı?
Ben çok küçük yaşlardan itibaren yazdığımı söyleyemeyeceğim maalesef. Röportajlarında böyle cevap verebilen insanlara hep özenmişimdir. Hayatımın hatırlayabildiğim ilk günlerinden beri yaratıcı ilgim hep plastik sanatlara yöneldi. Yakın ailemin çoğu üyesi mimardı dolayısıyla onlar da bu alandaki kabiliyetlerimi güçlendirme konusunda destekleyici oldular.
Pandemi döneminde daha sürdürülebilir ve adaletli bir dünya arayışına girdim ve internet üzerinden yayın yapan bir web sitesi kurdum. O dönemde sitede yayınlanan makalelerin bir kısmını da ben yazıyordum. Bu okumalarımı ana akım medyadan arayış içinde olduğum konulara yönlendirmemi sağladı. Aslında daha önce okumaya dahi cesaret edemediğim düşünürlerin kitaplarını okumak, anlamaya çalışmak ve daha sonraları ortak referans noktaları keşfetmek zihnime duyduğum güveni arttırdı.
Bu sıralarda çağdaş sanatçı Memed Erdener’in bazı derslerine katıldım. Memed’in derslerini hazırlarken ve anlatırken kullandığı yaklaşımın beni çok özgürleştirdiğini düşünüyorum. Yaşantım boyunca edindiğim birçok kalıplaşmış düşünce silsilesi gözden geçirebileceğimi sanırım o zaman fark ettim. Dersler sırasında bazı feminist yazarların kurmaca metinleriyle de tanıştım, bu benim kurmaca serüvenimin başlangıcıydı bence.
2022’in sonlarına doğru Irmak Zileli’nin yürüttüğü bir öykü atölyesine -günlerce düşünüp taşındıktan sonra- kayıtlar kapanmadan bir gün önce kaydoldum. O atölye hem okuma alışkanlıklarımı hem yaratıcı ve içsel dünyama yaklaşımımı yeniden inşa etti.
Modern yaşamda insan hep bir şeylerin sonunu görmek istiyor, başarı ve mutluluk hissinin sonda yüklü olduğuna dair çok katı bir inancımız var. Irmak Zileli ve şimdi benim de yaratıcı editörüm Melisa Ceren Hasmaden’in yürüttükleri atölyelerde yazmaya yaklaşımları bu inancın aksine sürekli bir merakla yaşama halini destekliyordu. Benim yazmaya ve okumaya olan ilgim de böyle bir yaklaşıma evrildi zamanla, şimdi düşünüyorum da anlık bir başarı hissi için yazmak herhalde hiçbir yazar için mümkün değildir.
Kitabınızın ortaya çıkış öyküsünü anlatabilir misiniz? Fikir nasıl doğdu, kitabın ismine nasıl karar verdiniz, yazma sürecinde neler yaşadınız?
Aslında önceki soruda bu soruya da cevap vermeye başlamışım istemeden. Kitabım bir öykü kitabı ve on üç öyküden oluşuyor, bazıları daha uzun bazıları ise daha kısa. Bu öykülerin hiçbirini yazarken bir gün kitap haline geleceklerini planlamamıştım ama aralarında güçlü bir ahenk olduğuna da inanıyorum.
Bu ahengin sebebi bence yukarıda anlattığım süreç. Öykülerin meseleleri birbirini tamamlıyor çünkü bunlar benim kişisel olarak mesele ya da dert edinip üzerlerine okuduğum ya da günlük hayatta yeni bir farkındalıkla ele aldığım konular. Öykülerin, mekanların ve karakterlerin benim dikkatimi yönelttiğim bu meselelerde yerlerini bulduklarına düşünüyorum.
Yazım süreci yaklaşık iki seneye yayıldı. Bu dönem çok keyifliydi çünkü öykü üzerine tekrar tekrar çalışılan bir tür ve o tekrarlar sırasında karakterlerinizi daha yakından tanıma fırsatınız oluyor. Birkaç hafta o karakterle zaman geçirip onun dertleri, sevinçleri ve ilişkileri ile ilgileniyorsunuz. Benim açımdan bu sürecin çok iyileştirici bir tarafı oldu.

Kitabımın adı Ağaç Gölgesi, on üç öyküden en uzun olanının adı ve kitabın neredeyse tam ortasında yer alıyor. Bilmiyorum yazarların kendi yazdıklarını tekrar tekrar okuması çok rastlanır bir davranış mı ama ben Ağaç Gölgesi’ni ara sıra tekrar okumayı çok seviyorum. Metin de her okuduğumda bir şeyler yer değiştirmiş ya da anlamı değişmiş gibi geliyor. Canlı bir metin olduğunu düşünüyorum, hemen yanı başına “bağış” adı altında bir orman dikilen küçük bir köyü ve köyde yaşanan bir kaybı anlatıyor. Bir çocuğun kaybını. Bu anlamda temel insan davranışlarına “iyilik” ve “kötülüğe” eleştirel bir gözle bakmasını önemli buluyorum, bir yandan da yazar olarak kendimden ve kişisel tarihimden en uzakta yer alan metin Ağaç Gölgesi ama bu onu bana yabancı kılmıyor.
Kitabınızı tamamladıktan sonra yayınevi bulma süreciniz nasıl geçti? Kitabınızı basmaya karar veren yayıneviyle yaşadığınız süreç nasıldı?
Kitabım Alakarga etiketiyle yayımlandı. Ben süreçten oldukça mutluyum, Alakarga farklı seslere alan açan kapsayıcı politikaları olan bir yayınevi. Bu duruşları beni yeni bir yazar olarak çok güvende hissettirdi.
Kitap dosyam tamamlandıktan sonra yayınevi bulma arayışı çok hızlı ya da kolay bir süreç değil tabii ki ama bu bence yazarlarda bir küslüğe neden olmamalı. Bu anlamda Alakarga gibi bir yayınevi ile çalışabilmiş olmak bana ilerisi için de umut veriyor.
Kitabınızdan biraz bahsedebilir misiniz? Kitapta sizi en çok etkileyen bölüm hangisi?
En çok etkileyen bir bölümden bahsetmem biraz zor galiba. Ama öykülerin dillerinin tutarlı ve aynı zamanda birbirlerini tekrarlamıyor olmalarını seviyorum. Karakterlerde birbirlerine hiç benzemiyor çoğunlukla ama bir odada otursalar birbirleriyle bağlantı kurabileceklerine inanıyorum.
İnsan günümüzde özellikle şehir hayatında bir gün içerisinde dahi birçok farklı role bürünmek zorunda kalıyor. Bu rollerin bir kısmından gurur duyuyor bir kısmından da belki utanıyoruz ama günün sonunda hepimiz “iyi” olduğumuzla ilgili bir hikâyeye inanmaya çalışıyoruz. Günlük olarak aksini hayal etmek çok zor olurdu herhalde. Ben öykülerimde karakterlerimi güçsüz, defolu, bazen değersiz hissettiren anlarla yüzleştirmeyi ve eğer mümkünse barıştırmayı amaçlıyorum. Bu yolculukları da beni etkiliyor.
İlk kitabı yayımlamanın en büyük heyecanı ve en büyük zorluğu neydi? Kitabınız yayımlandıktan sonra aldığınız tepkiler nasıldı?
Kitabın basılı halini ilk okuduğumda öykülerimi neredeyse başkası yazmış ya da kendileri ola gelmişler gibi hissettim. Bu benim için çok keyifli ve tatmin edici bir histi. Metinlerin benim bilgisayarımdan bağımsız olarak artık kendi başlarına var olacaklarını hissetmek insanı rahatlatıyor.
Kitap yayımlandıktan sonra okurlardan, uzun zamandır görüşmediğim arkadaşlarımdan mesajlar almaya başladım. Kitabım kadın deneyiminden beslendiği içi genellikle kadınlardan. Beni çok mutlu eden şeylerden biri yaşamları birbirine hiç benzemeyen kadınların öykülerimde kendi duygusal dünyalarından bir şeyler buluyor olmaları. Bu yazarken zaman zaman duyduğum yalnızlığı çok azalttı, başka kadınlarla kendi metnim üzerinden bağ kurmak çok güçlü bir duygu.
İlk kitabınızı yayımladıktan sonra yazarlık konusunda düşünceleriniz değişti mi?
Kitabı yayımladıktan sonra yazarlıkla ilgili düşüncelerim değil ama beklentilerim değişti. Kitabım bir gün yayımlanırsa eforik bir mutluluk yaşayacağıma dair bir beklentim vardı diyebilirim. Şimdi o beklentinin yerini insanlarla kurduğum bağlar aldı. Yazmanın kişisel başarı beklentisinden çok farklı bir yönünü keşfettim. Yukarıda söylediğim gibi metin yazarın oluşturduğu bir şey ama bir kere yayımlandı mı – kitap olarak özellikle- ona ait olmaktan çıkıyor.
Sanırım artık yazarlığın bitmesini hiç istemediğim bir bağlar kurma etkinliği olduğunu düşünüyorum.
Yeni bir kitap için çalışmalarınızı sürdürüyor musunuz? Henüz kitabı yayımlanmamış yazarlara tavsiyeleriniz neler olur?
Evet, çok yakın bir zamanda ilk romanımı yazmaya başlayacağım. Bu benim için çok yeni ve bilinmezliklerle dolu bir süreç olacak ve çok heyecanlıyım.
Yeni yazarlara yararlı bir tavsiye verebilir miyim bilmiyorum. Bence bir insaan gerçekten eline bir kalem alıp ya da bilgisayar başına oturup yazmak kararlılığına sahipse çok fazla tavsiyeye ihtiyacı yok sadece zamana ve bazen zihninin içinde bile olsa “kendine ait bir oda” ya ihtiyacı oluyor.
















