
Bir kenti insanların kalbiyle okumak
Barındırdığı insan ilişkileri, barınma yerlerinin konumlanışı, sokak ve parklarının düzenlenişi ve özellikle de denize sahipse bunun yaratmış olduğu karmaşıklıkla günümüzde kent çok katmanlı bir olgudur. Bu bakımdan da bir kenti tanımak, sadece sokaklarını arşınlayarak, haritasını çıkararak, denizine bakmaktan ibaret değildir. Bir kenti gerçekten bilmek, onun insanlarının kalbine dokunmakla mümkündür. Edebiyat ise bu dokunmanın en etkili unsurudur.
Herkesin Bir İzmir’i Var, tam da bu kalp coğrafyasını kuran bir kitap. Fethiye Demirsöz’ün derlediği, kolektif çalışmayla oluşturulmuş bu seçki, İzmir’i turistik imge ya da tarihsel fon olarak değil, yaşanmışlıkların, kayıpların, karşılaşmaların ve iç içe geçmiş hayatların sahnesi olarak ele alıyor. Irmak Zileli’nin önsözde belirttiği gibi, edebiyat kenti anıtlardan, kuleden, müzeden çıkarır ve insanın içine yerleştirir; anlatılmayanları görünür kılar, susturulmuş olanı konuşturur. Bu kitap da İzmir’i çoğul vekatmanlı özellikleri ile böyle kuruyor.
On sekiz yazarın kaleminde İzmir, kimi zaman bir mübadele yarası, kimi zaman bir öğretmenin yalnızlığı, kimi zaman da bir çocuğun, bir kadının, bir yaşlının iç sesi olarak tekil bir şehir olmaktan çıkarak, “başkalarının de şehri”ne dönüşür. Bu yüzden kitap, “İzmir öyküleri” toplamı olmaktan çok, İzmir üzerinden kurulmuş bir insanlık atlasıdır.
Kitabın amacı: kenti insana geri vermek
Herkesin Bir İzmir’i Var’ın temel amacı, kenti soyut bir mekân olmaktan çıkarıp somut bir yaşantıya dönüştürmektir. Kent burada, insanın hafızasıyla birlikte var olur. Kiminin belleğinde İzmir, çocukluğun kırık bir oyuncağıdır; kimininki için bir geminin kalktığı iskele, kimininki için bir okul koridoru ya da bir kapı mandalının ipi. Bu öyküler İzmir’i “büyük anlatı”dan koparıp küçük hayatların içine yerleştirir.
Bu yaklaşım, kenti kutsayan ya da romantize eden bir tavırdan bilinçli olarak uzak durur. İzmir burada ne hep “güzel”dir ne de hep “özgür”. Tam tersine, sınıfsal ayrımların, cinsiyetçi baskıların, dışlanmışlıkların ve zorunlu göçlerin izleriyle yüklüdür. Kitabın edebi ve düşünsel gücü de İzmir’i sevmenin, onu eleştirmeyi ve onunla hesaplaşmayı da içermesinden kaynaklanır.
Öykülerden oluşan bir kent haritası
Kitabın içindekiler listesine bakmak bile bu çok sesliliği hissetmeye yeter. Her öykü, kentin başka bir yüzünü açıyor.
Altuğ Hasözbek’in “Beş Taş” adlı öyküsü, genç bir kadın öğretmen olan Ömür ile öğrencisi Ufuk arasında kurulan incelikli bir ilişki üzerinden İzmirli olmanın kültürel direnç biçimine dönüşmesini anlatır. Aysun Tanyeri’nin “Giden Mutlu mu Sence?” adlı metni ise mübadele yıllarının yıkıcı etkisini, kalanla giden arasındaki onulmaz yarılmayı işler. İzmir’in çokkültürlü geçmişi bu öyküde yas coğrafyasına dönüşür. Her biri kentin ayrı özelliği olan deniz, gemi ve iskele ayrılık diliyle konuşur
Ayşegül Gümrah Tuncel’in “Başlamak İçin İyi Bir Yer” adlı öyküsünde Meva’nın taşınma süreci, geçmişle bugün arasındaki kırılgan bağların bir metaforuna dönüşür. Kutular, koliler, babanın parmak izleri; hepsi İzmir’de kurulan bir hayatın arkeolojisini çıkarır.
Belma Sakalar Bahçekapılı’nın “Tenekeli’de Bir Akşam”ı, Burçak Sınmaz’ın “İki Mavi Arasında”sı, Murat Karabulut’un “Karataş’ın Ötekisi”, Zeynep Bıyıklı’nın “Kavuşamaz İki Yaka”sı da, İzmir’i mahalleleri, adaları, kıyıları ve görünmez sınırlarıyla çoğaltır. Böylece kent, tek bir merkezden değil, çok sayıda çevreden okunur.
Kadın belleğinden bir İzmir
Bu bütün içinde Müzeyyen Özden Atasağun’un “Karantina Adası” adlı öyküsü, kitabın duygusal ve düşünsel ağırlık merkezlerinden biri olarak öne çıkar. Atasağun’un İzmir’i, çoğunlukla kadınların ve yalnızların yaşadığı bir iç mekânlar kentidir. Karantina Adası, sadece coğrafi bir yer değil; aynı zamanda dışlanmışlık, hastalık, unutulmuşluk ve bekleyişle örülmüş bir ruh halidir.
Atasağun’un anlatısında İzmir, erkek egemen kamusal alanın dışında kalan bir hafıza olarak belirir. Kadın karakterler, bakım emeğini, sabrı, sessiz direnci taşıyan aktörler olarak kentin içinde görünmez olanı taşırlar. Bu öyküde mekân, karakterin iç dünyasıyla neredeyse aynıdır. Ada, kentten kopuk gibi görünür ama aslında İzmir’in bastırılmış yüzünü temsil eder. Bir tür sürgün mekânı olarak Karantina, kent merkezinin parıltısının arkasındaki kırılganlığı açığa çıkarır.
Atasağun’un dili gösterişli değildir ama, bu sade dilin içinde yoğun bir duygusal tortu vardır. İzmir, onun kaleminde bir liman kenti olmaktan çok, bir bekleyiş kentidir. Gidenlerin ardından kalanlar, iyileşmeyen yaralar, söylenememiş sözler… Herkesin İzmir’i, biraz da içinde taşıdığı yalnızlıktır. Bu yönüyle Atasağun’un öyküsü, kitabın genelindeki “herkesin bir İzmir’i var” fikrini tam yerinden yakalar.
İzmir bir ebru, insanlar onun renkleri
Herkesin Bir İzmir’i Var, kenti anlatırken aslında toplumun ruh hâlini de kayda geçirir. İzmir burada ne bir Ege şehri ne de bir tarih vitrini olarak vardır. Göçlerin, sınıfsal yarılmaların, kadınların ve çocukların, yoksulların ve yalnızların bir arada yaşadığı bir ebru gibidir. Her renk kendi izini bırakır ama, hiçbiri bütünden kopuk değildir. Kalabalığın içerisindeki tekliği, gürültünün içerisindeki sesi duyumsatmak çabasıdır.
Bu derlemenin asıl değeri, okuru tek bir İzmir’e mahkûm etmemesinde yatar. Her öykü yeni bir pencere açar; okur da kendi belleğindeki İzmir’i bu pencerelerden yeniden görür. Düğümler çözmek yerine, urganı tamamlamak için yeni düğümler atmak çabasına çağırır bizi.
İzmir’i insanın kalbiyle okumak isteyen herkes için, bu kitap yazınsal bir tanıklıktır. Belki de bu yüzden, kitap bittiğinde elimizde kalan şey bir kent haritası değil, çok katmanlı bir insan manzarasıdır.
Her bir öykü için ayrı ayrı yazmak isterim ama, kitabın “ruhu”nu kavramak için benim anlatmam yerine, sayfalar arasına girip, sözcüklerin okyanusuna dalmak en iyisi.

















