Masthead header

Herkes bir gün at çalmaya gitmelidir | Şirvan Erciyes

“Renkler farklıydı, kokular farklıydı, şeylerin içimde yarattığı duygular farklıydı. Yalnızca soğuk ve sıcak, aydınlık ve karanlık, mor ve gri farklı değildi, korkmam ve mutlu olmam bile değişmişti.”der At Çalmaya Gidiyoruz[1]’un anlatıcısı ve ana karakteri Trond.  1948 yazıdır söz konusu olan, üzerinden elli iki sene geçmiştir ve Trond artık altmış yedi yaşında, yalnız bir erkektir. İnsanlar, büyümelerini ve değişmelerini sağlayan deneyimleri yaşarken değil, üzerinden pek çok mevsim geçtikten sonra anlamlandırabilir. Trond, o yaz büyümüş ve değişmiştir.

At Çalmaya Gidiyoruz, büyüme, baba oğul ilişkisi ve kendini tanıma olgularını merkezine alan, dikkate değer bir roman. Per Petterson, ormanı, gölü, ırmağı rüzgâr ve yağmurla kutsayan, huş ve köknar ağaçlarının yeşil serinliğini insan ruhuna geçiren tabiatı romanın ana karakterlerinden birine dönüştürmüş. Kendini alabildiğine özgür ve işe yarar hissettiği, ruhunun ve bedeninin yaralanarak da olsa büyüdüğü o yaz “Ben ormanım!” der Trond. Ormanla bütünleşmiştir ve gelecekteki hayatı boyunca o yazın özlemini çekeceğinden henüz habersizdir.

 Dinginliği ve sürükleyiciliği aynı hikâyede buluşturması romanın en özgün ve başarılı yanı. At çalmak değildir mesele; yasakları çiğnemek, risk almak ve varlık bilincine erişmektir. Ülkeleri Norveç’in, Nazi işgaline uğraması üzerine örgütlenen direnişçilerden çocuklarına geçen bir paroladır ‘at çalmaya gidiyoruz’. İktidara, güçlüye, olağana ve normale başkaldırı denemesidir, kalbin attığını hissetmek için atlatılan onca badireden, yaralı ve acı içinde dönmek demektir. Ayrıca geri dönüş olmayabileceğinin farkında olup bunu umursamamaktır.

 Trond ’un, ısırgan otundan sakınması üzerine, babası çıplak elleriyle ısırgan otlarını söker, “Ne zaman acıtacağına sen kendin karar verirsin.”[2] der. Ne de olsa acı karşısında dirençli olmak erkekliğin şanındandır! Trond, fiziksel ya da duygusal acıyı her hissettiğinde bu cümleyi anımsar ve adeta acı çekmekten utanç duyar. Acı karşısında hayattan koparak melankolinin kara güneşine teslim olalım demiyoruz elbette, ancak ne zaman acıtacağına karar veremediğimiz ve acı karşısında yenik düştüğümüz anları da hayatımıza dahil ederek yaşıyoruz. ‘Ne zaman acıtacağına sen kendin karar verirsin.’ önermesi yazara değil Trond ‘un babasına aittir.

Yazar, üç farklı dönem üzerinden kurmuş anlatısını. Baba ve oğulun, orman kıyısına ilişmiş küçük kulübede geçirdikleri 1948 yazında yaşananlar romanın belkemiğini oluşturur. Artık yetmişine yakın bir erkek olan Trond, o yazı anımsamanın ötesine geçerek, yeniden yaşamak ister ve inzivaya çekilir. Romanın ve Trond ‘un şimdiki zamanı böylece başlar. Ölmek için doğduğu yere dönenleri anımsatan bir tavırdır söz konusu olan. Doğmadığı ama varlık bilincine gözlerini açtığı tabiata dönen Trond ‘un geçmişi, sırtında taşıdığı bir yüktür ve bu yükün altında kalıp kalmayacağını kimse bilmemektedir.

Almanların Norveç’i işgaline halkın gösterdiği direniş, Trond’un babası ve arkadaşlarının direnişe verdiği destek, tanık olunmayan bir safhaya denk düşer ve romanın üçüncü dönemini muğlak bir zemin üzerine oturtur. Babasının arkadaşı Franz, işgal ve direniş hakkında, Trond’un babası ve John’un annesinin odakta olduğu ilginç bir hikâye anlatır. Baba, oğlunun kendisini tanımasını istemektedir, ilerde yaşanacaklardan ötürü oğlu tarafından suçlanmak yerine anlaşılmayı beklediğini tahmin ederiz. Geçmişini kendi anlatamayarak bu görevi arkadaşı Franz’a havale eder. Romanda rastladığımız, aile bireylerinin karşılıklı konuşulması gereken sorunları konuşmaktan ısrarla kaçınmaları, fiziksel temastan uzak durmaları, birbirlerine yönelik duygularını ifade edememeleri çok da yabancı olmadığımız kültürel ögeler olarak öne çıkıyor.

Birlikte yaşadığımızın kişileri gerçekte ne kadar tanıdığımız sorunsalı da romanın ele aldığı temalardan biri. Çok uzak bir hikâyenin kahramanıdır baba. Trond, babasının bu yabancı ve ikinci yaşamını öğrenince şaşkınlığa düşer. İnsanların -babası bile olsa- birini gerçekten tanıması mümkün müdür? “İnsanlar onlara bir şeyler anlatmanızdan hoşlanıyorlar, mütevazı ve güven veren bir ses tonuyla yeterince şey anlatırsanız sizi tanıdıklarını sanıyorlar, ama aslında tanımıyorlar, sizin hakkınızda bir şeyler öğreniyorlar sadece, çünkü öğrendikleri şey olgular, duygular değil…”[3] der altmış yedi yaşındaki Trond. Kimse kimseyi gerçekten tanıyamaz, hatta kişi kendini bile tanımamaktadır. Birbirimize ve kendimize yabancı kalarak tüketiriz ömür sandığımız sır küpünü. Başkalarını tanıma ve anlama çabamız, kendimizi tanıma ve anlama çabamızın yanında kadük kalabilir. Başkalarını merak etmek, tanımaya çalışmak sınır ihlalini de getirebilir ve kimse sınırlarının ihlal edilmesini hoş görmez. Trond, insanlardan uzak durmaktadır. Telefonu bile olmayan bir evi onararak, kışa hazırlanarak ve köpeği Lyra ile uzun yürüyüşlere çıkarak yaşar. Zaruri ihtiyaçlarını karşılamak için kasabaya indiğinde, komşuları ve kasaba esnafıyla sohbet eder. İletişimi tamamen kestiğinde diğer insanların merakının hedefinde olacağını, sınırlarının talan edileceğini bilir. Bu nedenle kontrollü bir biçimde kendisini ele verir. Bilinmesini istediği kadarını anlatır kasabalılara, kibarca ve gülümseyerek…

Trond’un bakışları geçmişine odaklanmıştır, odağın kaymasını istemez; kızının ziyareti ya da komşusu ile başlayan sürpriz diyalogdan, en çok bu yüzden, rahatsız olur. Başkalarından uzaklaştıkça kendine yaklaşmaktadır. Bu sürecin kesintiye uğramasını istemese de tamamen tek başına kalmayı göze alamayarak, nezaketi elden bırakmadan, gerçek duygularını gizlemeyi dener. Okur şu ikilemin farkındadır; Trond kızının ziyaretinden ve komşusuyla yemek yemekten gerçekten rahatsız mıdır, yoksa rahatsız olması gerektiğine inandığı için mi huzursuzdur?

At Çalmaya Gidiyoruz, erkek dünyasına özgü pek çok detay barındırır; otomobillerin marka ve modelleri, dört çekişli ya da önden çekişli olup olmadıkları, elektrikli testerelerin markası, bilumum tadilat ve tamirat becerileri, erkeklerin bedensel işler aracılığıyla vardığı haz, iş bölümü ve birlikte çalışırken yakalanan uyum, tomruk kesmek, nehir aracılığıyla tomrukları taşımak, ot biçmek ve balyalamak, ata binmek, erkek erkeğe kamp yapmak, bisiklet tamir etmek gibi pek çok uğraşı önümüze serer.

Trond, yetmişine yaklaşmış olduğu halde babam olsa bunu nasıl yapardı diye sorar kendine. Babasına duyduğu hayranlık ve bağlılık yaşam boyu ona eşlik eden en güçlü duygu olarak öne çıkar. Baba ve on beş yaşındaki oğul evde ayrıcalıklı ve üstün konumdadır. Baba, sürekli farklı hevesler peşinde koşan, uzun süre evden uzak kalan bir figürdür. Anne evde çocuklara ve yuvaya göz kulak olur.

Babanın özgür ve maceracı yanı oğul için etkileyicidir, ancak baba ve oğul arasında erkeklikten kaynaklı içgüdüsel bir rekabet belirmeye başlar. Oğul, artık erkek olmak istemektedir, bu arzusuna ulaşmak için babanın alt edilmesi gereklidir, ona duyduğu saygı ve hayranlık bile bu arzuyu söndüremez. Baba oğul arasında denklik üzerinden bir rekabet kurgulamak elbette mümkün olamaz, baba benzer yolların hepsinden geçmenin tecrübesiyle oğlunu pek de dişli bir rakip olarak görmez, şefkatle ve olgunlukla karşılar tüm hamleleri. Aynı kadına ilgi duymaları rekabeti daha da görünür hale getirir. Rekabet, babanın alt edilmesi ile sonuçlansaydı, muhtemelen Trond geriye kalan hayatını daha huzurlu ve mutlu geçirecekti. Babanın yarıştan ve ailesinin hayatından radikal bir biçimde çekilmesiyle rekabet biter ve Trond’un gelişimi sekteye uğrar, ruhunda açılan bir karadeliğe hapsolur.

Trond’un, 1948 yazında arkadaşı olan ve ona düşünmeden yapmanın pervasızlık olduğunu ve bunun çok da kötü bir şey olmadığını öğreten John ve John’un annesi romanın kaderini belirleyen iki karakter olarak öne çıkar. John’un annesi, Trond ‘un ve babasının ilgisini çekmektedir. Ergenliğin uyanışlarıyla tanışan Trond, bu kadını her gördüğünde tam olarak anlamlandıramadığı bir akışa kapılır. Bu akış öylesine güçlüdür ki karşı koyamaz. Babasının kadına bakışlarını yakalar, o kadın yakınlarda olunca babasının daha bir şevkle çalıştığını sezer. Bu sezişler huzursuzluk yaratmaktadır. Bir gece uyandığında babasının yatağını boş görür ve karanlığa aldırmadan yola koyulur. Babasını nerede ve kimle bulacağını için için bilmektedir. Babası ve John’un annesi bir bankta “…yaşamlarında son yaptıkları şey buymuş gibi…”[4] öpüşmektedir. Trond, gördüklerini yaşantısının neresine katacağını bilemeyen, şaşkın bir çocuktur şimdi.

Trond, babanın yokluğundan ötürü annesini açıktan suçlamasa bile anneye yönelik olumsuz düşüncelere sahiptir. Kendi düş dünyasında yaşayan, kıpırtısız bir kadındır anne. John’un annesiyse duygularını belli etmekten kaçınmayan, fiziksel güç gerektiren işlerde becerikli, çalışkan, sevecen kanlı canlı ve arzulanan bir kadındır. İki kadın arasındaki fark belirgindir. Trond’ un annesi kentli, şaşkın ve içe dönüktür. Onun içe dönüklüğünün nedeni belki de kocasının sürekli farklı hevesler peşinde ve evden uzak olmasıdır. Arzulanmadığını ve sevilmediğini hisseder. Bu hissin yarattığı değersizlik duygusuyla başa çıkmak kolay değildir. Kendi varlığını ve değerini erkeğin gözündeki bir terazide ölçme yanlışına düşen her kadın kaçınılmaz olarak hayal kırıklığı yaşayacaktır.

Romanda tüm anlatılanlar Trond’un anımsadığı şekliyle aktarılır. Her anımsama, yeniden yaratmayı içerir ve gerçekten uzaklaşmayı beraberinde getirir. Anımsamanın yazmayla ilişkisi buradan başlatılabilir. Gerçek, yağmurlu bir günde ıslak camların gerisinde kalan görüntüler gibi kenarlarını, köşelerini yitirmiştir, edebiyat için gerekli malzeme bu görüntüler arasında gizlidir. Yazar, kendi hikayesinin kahramanı olmak isteyen bir çocukla tanıştırır okuru. O çocuk artık altmış yedi yaşındadır ve kendi hikayesinin kahramanı olma arzusuna verdiği uzun arayı kapatmak için çabalamaktadır. Onun anımsadıklarından geriye kalanla yetinmek zorunda kalırız. At Çalmaya Gidiyoruz boşlukları olan bir roman. Son sayfaya geldiğimizde bile neredeyse kimsenin başına ne geldiğini tam olarak öğrenemiyoruz. Per Petterson, okuru, o boşlukları doldurarak romanın bir parçası olmaya davet ediyor.


[1] Per Petterson, At Çalmaya Gidiyoruz, Metis Yayınları, 2021 (Altıncı Basım), Çeviri: Deniz Canefe

[2]  a.g.e. sayfa 31

[3] a.g.e. sayfa 66

[4] A.g.e. sayfa 101

edebiyathaber.net (4 Temmuz 2022)

  • Gülseren Çelebi - 04/07/2022 - 23:24

    Şirvan Erciyes yine çok güzel bir inceleme yapmış.Kalemine sağlık.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r