Masthead header

Hacer Kılcıoğlu: “İzmir benim kızkardeşim!”

Söyleşi: Mehmet Özçataloğlu

“İnsanların iyi olmak, iyi günlere kavuşmak için çabaladığı bir zaman diliminde geldiği bu yere daha neşeli, iyilik çağrıştıran isim verilse ne güzel olur” diye düşünen, bunu da kitabının adına yansıtan Hacer Kılcıoğlu ile “İyi Günler Eczanesi” adlı kitabını konuştuk.

“İyi Günler Eczanesi” insanın içini ısıtan bir kitap ismi olmuş. Daha kapağını açmadan bir tebessüm konduruyor okurunun yüzüne. Çok sıkılmışlığımızın da etkisi var bunda mutlaka. Nasıl doğdu bu isim?

İsim verme konusunda pek yaratıcı olmadığımızı düşünüyorum. Özellikle soyadlarımız… Üzerinde hiç düşünülmeden, gelişigüzel verilmiş. Bir kitap fuarında soyadının Güzelağaç olduğunu öğrendiğim bir çocuk okuruma kitap hediye etmişliğim var. Eczanelerin isimleri de geleneksel olarak kurucu kişinin adından ya da soyadından oluşuyor. Çok yakın arkadaşımın eczanesinde çok zaman geçirdim. İnsanların iyi olmak, iyi günlere kavuşmak için çabaladığı bir zaman diliminde geldiği bu yere daha neşeli, iyilik çağrıştıran isim verilse ne güzel olur, diye düşündüğümü hatırlıyorum. Kitabımdaki eczaneye İyi Günler ismini uygun gördüm bu yüzden.

Kitaplarınızda hep İzmir’i anlatıyorsunuz. Benim için bir mutluluk kaynağı bu. Yaşadığım kenti bir başkasının gözüyle okumak, o şekilde görmek hoşuma gidiyor. Peki, sadece İzmir’i yazmanın sizin için özel olarak bir anlamı var mı bu kentte yaşamanın dışında?

İzmir benim kızkardeşim. Her ne kadar gezgin ruhum beni sıklıkla yolculuklara çıkmam konusunda kışkırtsa da, dünya insanı olmayı sevsem de şehrime geri gelmeye, ömrümü bu şehirde geçirme fikrine bayılıyorum. Kuş olup uçmak mı, ağaç olup kök salmak mı? Her ikisi de. Evet zaman akıp gidiyor, evet şehirler de, yaşayanlar da değişiyor ama ya anılar, ya hikayeler? Onlardır yazdıklarım.

“İyi Günler Eczanesi” farklı boyutlarda ilerleyen bir roman. Hatay’da başlayan hikâye Ege Mahallesi’ne yöneliyor. Sonra yine dolaşıp Hatay’a geliyoruz. İzmir’i bilenler satırlar arasında kenti dolaşıyor da bilmeyenler için açabilir miyiz biraz bu semtler arasındaki farklılıklardan meydana getirdiğiniz sentezi?

Kitabımı yazarken çocuk okurumun farkındalığını artırmayı isterim. Alsancak Gül Sokak evet ama Altındağ da var. Bir okul çalışmamızda, özel okuldu, Limontepe’nin nerede olduğunu sormuştum. Çocuklardan hiçbirinin aklına Limontepe’nin dezavantajlı bir bölge olabileceği gelmedi. Kahramanlar’da olduğunu düşünüyorlardı, ya da Karşıyaka’da. Farklı yerleşim yerleri, farklı kültürler kitabımda bu yüzden arzı-endam etmekte. Gevrekçiii kitabımdaki Zeytintepe Mahallesini merak edip, babasıyla mahalleyi bulmaya çalışan çocuk okuruma ve de babasına elbette, bin selam olsun.

Kitap özelinden ayrılmadan sormak istiyorum. Farklı çevrelerin, farklı kültürlerin hatta farklı kimliklere sahip insanların bir arada huzurla yaşadığı bir kent olma kimliğini yitirdiğimizi düşünüyorum. Kitapta anlattıklarınız bugünün gerçekliğini kucaklamıyor. Bunu bir özlem olarak niteledim. Siz neler söylemek istersiniz?

Sanatların en önemlisi birlikte yaşama sanatıdır, der Brecht. Bunu yüzyıllardır başarmışız. Şimdi… Evet ayrışmalar üzücü. Ama umutsuzluğa kapılmıyorum. Dünyaya çocuk gözüyle bakmanın iyileştirici etkisini yok saymak istemiyorum. Ne  derler, çocuklar prens olarak doğuyor, onları kurbağaya çeviren biz büyükleriz. Kitabımızın kahramanı Hazal hayatı ve hayatını öğrenmiş bir çocuk, ötekileştirmeyi bilmiyor. Keşke tüm çocuklar Hazal gibi büyüse. İşte bu noktada iş bize düşüyor. Çocuk masumiyetini besleyerek, birlikte, barış içinde yaşamayı sağlamak, kitaplarda bunu dile getirmek, biz yetişkinlerin görevi olmalı.

Eczacı kalfası Faik, nam-ı diğer Kalfaik, inatçı bir karakter. Ne Neşe’ye olan sevdasından vazgeçmiş yıllar yılı ne de annesine her gün gazete okumaktan. Annesinin ölümünden sonra bile devam ediyor gazete okumaya. Kitapta en çok yakınlık duyduğum, fiziki olarak gözümde canlandırmaya çalıştığım karakter Faik oldu. Size de sormak istiyorum biraz daha derinlemesine tanımak için. Kim bu Kalfaik?

Kal-Ahmet, Kal- yiğit, Kal- Hasan’lardan bir tanesi. Çevremizde her gün onlarcasına tanık oluyoruz. Zihnen ve fiziken değişime direnen, çoğunlukla erkek, erkek okurlarım bana gücenmesin lütfen, kişilerden biri. Yaşama oyununa geç kalmış bir birey. Dışı yetişkin ama içi çocuk. Bir çocuk ışıltısı var ama işte bu nedenle yetişkin dünyasına uyumda zorluklar yaşıyor.

Son bölümde Hazal’ın babası pastayı arabadan indiriyor ve üzerinde büyük harflerle bir yazı. “HAYAT DEV BİR ÇİKOLATALI PASTADIR.” Hayata nasıl bakalım ki; o çikolatalı pastayı biz de görelim, o pastanın tadını alalım?

Dünyaya mutlu olmaya gelmediğini anladığında mutlu olursun, der Bukowsky. Her an mutlu olayım, öyle bir hayat yok. Hayatla iyi geçinmek belki. Sevdiklerimizi ölüme kaptırıyoruz bazen, bazen yeter artık hayat, ben sıkıldım, gidiyorum noktasına geliyoruz ama yine de seviyoruz yaşamayı. Dünyayı değiştirmeye çalışmak yerine kendimizi ona uyumlu hale getirmek mi acaba çözüm? Çikolatalı pastanın tadına o zaman mı varacağız? Cevabı bende yok. Ben Hazal’a söylettim o lafı. Kitap kahramanıma güvenmeyip kime güveneceğim?

edebiyathaber.net (24 Mayıs 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r