
Çocukluk kavramı ve bu kavramın evrimi, tarihin de sosyolojinin de önemli bir konusu. Peki biz, Türkiye’de 90’larda çocuk-genç olanlar, bu evrimin neresinde duruyoruz? Bu evrim hep iyiye mi gidiyor?
Yazımın girişinde konuyu kitabın kapsamından birazcık dışarı taşıdım… bardağı biraz taşırdım. Kitaptaki çocukluk ise, dopdolu ve bir damla fazlasını alamayacak bir bardak gibi önümüzde duruyor. Ne taşabiliyor ne de olduğu yerde durabiliyor. Yüzeyi gergin, içi hayat dolu bir bardak su. Gerçek hayattaki çocukluk gibi boğaza tıkanıyor.
Atina’da Dört Uzun Gün, 2025 Aralık ayında Ardis Kitap’tan çıktı. Ahmet Can Yılmaz’ın kaleminden çıkan bu novella, adından kapağına ve harika finaline kadar her anıyla sürükleyici bir okuma deneyimi yaşatıyor. Metin, dostlukları İzmir’de bir öğrenci evinde başlayan dört arkadaşın yıllar sonra Atina’da bir araya geldiği bir zaman dilimini odağına alıyor ve hikâyenin yaşandığı günle geçmiş arasında gidip gelen -çizgisel ilerlemeyen- bir akışa sahip.
Bu yoğun dört gün, kahramanların kişisel tarihlerine, seçtikleri-seçildikleri küçüklü büyüklü gruplardaki -ve seçimsiz ait oldukları yerlerdeki- durumlarına dair müthiş bir panorama sunuyor. Bunlar, dönemin üniversite ortamındaki siyasallaşmadan etkilenmiş karakterler… bu iklimin yarattığı kültürün içinde hareket ediyorlar. Ve bu kültür de bir ülkenin çocukluğunun veya gelişim çağının bir momentine denk düşüyor, diyebiliriz.
Atina’da Dört Uzun Gün’ü okurken, “Bir ülkenin de çocukluğu olabilir mi?” diyor insan. Ve biz o ülkenin gelişiminde nereye denk düştük? Bu tabii benim sorum. Fakat, bunu sordurduğu için yazara teşekkür ederim: Yıllardır, bütün bu olanlarda, bu ülkenin çocukluğundaki bir şeylerin ters gitmesinin -bir tıkanıklığın- etkisini mi yaşadık? Özellikle de 90’larda…
Atina’da Dört Uzun Gün’de 90’ların sonu 2000’lerin başına dair anılar yer yer yüzeye çıkarken ana olay günümüze yakın seyrediyor. Hikâye ağırlıklı olarak İzmir ve Atina arasında gidip geliyor. Anlatılanlar iki zaman dilimi arasında hareket ederken, sanki mekanlar da birbiriyle yer değiştirip aynı zamanda birbirini yeniden üretiyor, birbirinin eksiklerini tamamlıyor. Kitap, bize bugünün Türkiyelisinin Atina’da aradığı birçok şeyi Türkiye’de ıskalarken yaşadığı hüsranı duyumsatıyor adeta. Bu ülke, kitapta müthiş detaylarıyla tasvir edilen Akdeniz duygusunu nasıl kaybetti yeniden hatırlıyoruz.
Birkaç arkadaşla birlikte parkta içki içmek, deniz kıyısında tembellik, işlerimize-meşguliyetlerimize gömülmektense birbirimize bakmak, özelde ve birlikte neler olduğumuzu-olabileceğimizi konuşabilmek…. Kitap, basit ama hayatın içine yayılmazsa “Buna hayat mı denir?” diyeceğimiz mutluluklara bir gönderme de aynı zamanda.
Yazar, bu kitapta geri sayan bir zamana bizi heyecanla tutsak etmiş. Ve eser, bunun gibi sayısız edebi zenginlikle dolu. Keşfetmesi size kalmış. Ben özellikle, her bölümü bir rüya güzelliğinde bitirmesine bayıldım.
Atina’da Dört Uzun Gün, tanıdık değerlere duyduğu özleme ve olasılıklara, umutlarına bir çocuğun elleri kadar inatla tutunanların anlatısı. Başlar başlamaz, size zamanı unutturacak, yoğun geçecek ama bir çırpıda bitip, tadını damağınızda bırakacak bir yolculuk.


















“Geçmişle Bugün Arasında Dört Uzun Gün | Mustafa Yaşar” üzerine bir yorum