
Gazeteci Furkan Karabay, farklı gerekçelerle tutuklu kaldığı hapis günlerini kaleme aldığı yeni kitabı Bizim Burada Ne İşimiz Var ile, Türkiye’nin en kapalı mekânlarından birine; yazarak direndiği anlarla, demir parmakların ötesine taşıdığı dostluklarla ve insan hikâyeleriyle içeriden bir pencere açıyor. Karabay, Silivri Cezaevi’nin 5. ve 9. koğuşlarındaki zorunlu misafirlik günlerini, cezaevindeki yaşama dair çarpıcı gözlemleriyle aktarıyor.
“Furkan bir yandan yaşadığı ağır koşullara yazarak katlanırken, bir yandan da tarihsel bir tanıklığı yerine getiriyor. Bunu şahane bir şekilde yapıyor, tıpkı kendisinden önceki yazarlarımızın yaptığı gibi. Ve kitabın son satırlarını bitirip öylece kaldığımızda aklımızdan şunlar geçiyor: İnsan bu hale düşürülmemeli. İnsan bu hale düşürülmüşse, insan insanlığından utanmalı. Ahmet Ümit“
Bizim Burada Ne İşimiz Var?
“Sizi Unutmayacağım, Sizi Ölümsüzleştireceğim”
“Namık Kemal’den Nazım Hikmet’e, Sabahattin Ali’den Sevgi Soysal’a onlarca yazarımız ömürlerinin önemli bir bölümünü sürgünlerde ve hapishanelerde geçirdiler. Onların yazdıkları hikâyeler, romanlar ve şiirler o kadar çok, o kadar yoğun, o kadar etkiliydi ki demokratik ülkelerde rastlanmayacak bir edebi türün, Hapishane Edebiyatı’nın ortaya çıkmasına yol açtı. Aralarında Nazım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları,” Kerim Korcan’ın “Tatar Ramazan”ı, Orhan Kemal’in “72.Koğuş”u, Sevgi Soysal’ın “Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu” gibi önemli eserlerin yer aldığı hapishane edebiyatı, özgürlükleri ellerinden alınan yazarların uğradıkları haksızlığa karşı verdikleri en etkili ve kalıcı yanıttı. Sadece günün adaletsizliklerine değil, özgürlüklerin gaspına, hakların çiğnenmesine karşı evrensel bir direniş biçimiydi bu. Bütün bu kitapları ibretle okuduk, sadece hapishane hayatının ayrıntılarını değil aynı zamanda özgürlüğü elinden alınan insanın büyük trajedisini yüreğimizde hissettik.
Gazeteci Furkan Karabay’ın Silivri Cezaevi’nde yaşadıklarını okurken, bu düşüncelere kapılmaktan kendimi alamadım. Sanki “Memleketimden İnsan Manzaraları”nın dizelerinin anlattığı tutukluların arasındaydım yahut Kemal Tahir’in “Esir Şehrin Mahpusu” romanını okuyordum. Aradan yıllar geçmiş ama dört duvarın arasına konulmuş mahpusun trajedisi hiç değişmemişti.
Adeta bir röportaj gerçekliğinde, sanki arkadaşlarıyla sohbet eder gibi içten bir dille kaleme almış Furkan hikâyelerini. Her kelimesinden, her cümlesinden yaşanmışlık akıyor. Hapishane yaşamının bütün ayrıntıları son derece abartısız, son derece sakin bir üslupla aktarılıyor. Ama bu sakin üslup bizi çarpıcı, yer yer ürkütücü, insanın içini acıtan bir gerçeklikle yüzleştiriyor. En temel, en basit, en sıradan haklarından yoksun bırakılmış insanın korkunç gerçekliği. Bu derin yoksunluk, bu acımasız yasaklanmışlık, bu onulmaz mahsunluk metin boyunca asla bırakmıyor yakamızı.
Ama bunları anlatırken umutsuz değil yazarımız, o yüzden trajik olanın yanı sıra komik olanı da anlatıyor. Çünkü direnmenin en etkili yollarından biri kendimizle, bizi mahkûm edenlerle ve bizi mahkûm ettikleri koşullarla alay edebilmektir.
Furkan Karabay aslında siyasi bir mahpus, yazdıklarından dolayı tutuklanan bir gazeteci ama nedense onu adli mahkûmların arasına koyuyorlar. Belki kendisi gibi siyasi tutsakların arasında olsa mahpusluk daha rahat geçecek, belki daha sağlam bir dayanışmayla mahpusluğun zorluklarına daha kolay göğüs gerecek ama uyuşturucu kaçakçılarıyla, mafya babalarıyla, silah yapımcılarıyla aynı koğuşlarda yatmak zorunda bırakılıyor, onlarla aynı hayatı paylaşmak durumunda kalıyor. Ama katlanılmaz bir durum gibi görünen bu hayat, Furkan’ın insan sevgisiyle, yardımseverliğiyle, engin gönüllülüğüyle bir dostluk ortamına dönüşüyor. … Halkı, insanı, mahpusu yakından tanımak. Onun iyiliklerine, kötülüklerine, merhametine, öfkesine, yıkıcılığına, yapıcılığına, bencilliğine ve fedakârlığına yaşayarak tanık olmak. Furkan’ın satırlarını okurken, yazarımızın bunun farkında olduğunu anlıyorsunuz. Çekilen onca çile, zorlu günler, sıkıntılı saatler, lezzetli bir çorba içmekten, temiz bir suyla yıkanmaktan bile mahrum edilmenin, o rezil yaşamın tek ödülü de bu farkındalık oluyor işte. Keşke olmasaydı diyeceğiz elbette ama öte yandan bu deneyim bize yeni bir yazarın doğuşunu müjdeliyor. Elinizdeki kitap bunun kanıtıdır. Furkan bir yandan yaşadığı ağır koşullara yazarak katlanırken, bir yandan da tarihsel bir tanıklığı yerine getiriyor.
Bunu şahane bir şekilde yapıyor, tıpkı kendisinden önceki yazarlarımızın yaptığı gibi. Ve kitabın son satırlarını bitirip öylece kaldığımızda aklımızdan şunlar geçiyor: İnsan bu hale düşürülmemeli.
İnsan bu hale düşürülmüşse, insan insanlığından utanmalı.”
Ahmet Ümit
“Bir sonbahar akşamı, Furkan’la daha önce defalarca oturduğumuz o masada sohbet yine bir şekilde gazeteciliğe geldi. Furkan’a, “Atış serbest. Seninle bir gazete çıkaracağız, kur ekibini” dedim. İsimler saymaya başladı; yaşımız itibariyle yetişemediğimiz dönemleri ve isimleri düşündük.
Uçsuz bucaksız ve sınırsızdık. Neticede o rüya ekibi kurduk. Kendimize de muhabirlik kadrosunu ayırdık. Neyse ki Furkan hayal kurmakla yetinmedi. Yazmaktan hiç vazgeçmedi. Tam da bu nedenle, 15 Mayıs günü üçüncü kez tutuklandı. Ve çok değil, birkaç gün sonra “Furkan Postası” isimli bir WhatsApp grubu, bir başka deyişle bir “gazete” kurduk. Furkan’ın sorularını avukatları aracılığıyla gazeteciler Can Bursalı ve Sami Menteş’le yanıtlamaya; el yazısı notlarını derleyip toplayıp sosyal medya hesabından paylaşmaya başladık.
Bu süreçte X hesabının iki kez kapatılması bile bize engel olmadı. Neticede hepimiz, Türkiye medyasında hayatta kalmaya çalışan; gazete batmasını, kapanmasını, tutuklanmaları bilen insanlardık.
Yaşananlar kâbusu aratmasa da Furkan Postası birdenbire rüya projemize dönüşüverdi.
Çünkü elimizde cevval bir muhabir vardı.
Tutuklanmış olması bırakın engel olmayı, onu daha da motive etti. İstesek de hiçbirimizin içeriye girip haber takip edemeyeceği Silivri Hapishanesi’nden özel haberler yazdı. Bununla da yetinmedi; hepimizi hem burkan hem gülümseten hapishane anılarını olabilecek en samimi şekilde kaleme aldı.
Neticede bir döneme tanıklık eden bu kitap ortaya çıktı.
Okuduklarınızın hepimizde farklı şeyler çağrıştıracağını tahmin ediyorum; ancak bazı duygularda ortaklaşacağız. Tanıklığın acısı ve yine de o acıya bir çentik atma inadı da bu ortak duygulardan biri.
Bu inat Furkan’da hiç tükenmedi.
Görüşçüleri olarak her hafta gittiğimiz Silivri’de, o gri binalara, aramızdaki camlara, duyduğumuz öfkeye ve arkamızdan sürekli kovalayan zamana rağmen, hepimiz bu inada; her koşulda yapılabileceğini bildiğimiz gazeteciliğe, “biz” olabilmeye ve mücadeleye tutunduk.
Okuduğunuz bu kitap, yargı sopasıyla tutsak edildiği sanılan bir gazetecinin ne olursa olsun yazmaya, tanıklık etmeye devam ettiğinin göstergesi. Ve en önemlisi, Furkan’ın öykülerinde sık sık tekrar ettiği sözü -her zaman olduğu gibi- tuttuğunun da kanıtı: “Sizi unutmadım; ölümsüzleştirdim.”
Ilgaz Gökırmaklı
Önsözü edebiyatçı-yazar Ahmet Ümit ve Sonsözü de Ilgaz Gökırmaklı tarafından yazılan Bizim Burada Ne İşimiz Var, demokrasi liginde son sıralara gerileyen Türkiye’de, gazetecilere ve fikir insanlarına dönük yüzyılları aşan “tutuklama geleneğindeki tarihsel sürekliliğin” bu yüzyılda da devam ettiğini kanıtlıyor.



















