Masthead header

Eugéne Ionesco’yu nasıl okurdunuz? | Feridun Andaç

feridun andac 10.tifBir yazara gitmek düşüncesi sizi nerede yakalar?

Bu sorunun uç verdiği başka soruları, yanıtlarını siz düşünedurun; ben size, 20’li yaşlarımda tek bir kitabını okuyup, düşünce/duygu mahzenimde saklı tuttuğum bir yazarla yeniden karşılaşmamı anlatacağım.

O günden beri o mahzene çok inip çıksam da; yolumuz hiç çakışmadı.

Yalnız Adam romanı okunduğu gibi orada durdu. Güner Ener’in o güzelim kapak resmi anılar demetinin çiçeği gibi belleğinin bir yerindeydi. Hatırlattıklarını, yansıttıklarını şimdi bir kez daha hatırlayınca; insan ömrünün yaralı zamanlarına dönmenin sızısını derinden hissediyorsun.

Roman, şöyle başlıyordu:

“Otuz beş yaş, yarıştan çekilme vaktidir. Eğer yarış varsa. İşimden ölesiye bıkmıştım. Daha şimdiden gecikmiştim, kırkına merdiven dayamıştım.”

Tümceler, sözcük öbekleri çıkarıp yazmıştın defterine. Genç ölümlerin çoğaldığı bir zamandı. Sokaklarda ve kapıların ardında korkulu ânları yaşadığınız günlerdi. Roman bir karabasan gibi gelip girmişti hayatına. Bir yanda Yaşama Uğraşı’nın (Cesare Pavese), Yaşadığımı İtiraf Ediyorum’un (Pablo Neruda) satırları arasında geziniyordun. Ötede de Eugéne Ionesco, sana, bir tutunamama/var olma-yok olma öyküsünü anlatıyordu.

Dayanılamayan bir yalnızlığın, hiçbir yere tutunamamanın öyküsü…

Şimdi onun “Günlük”lerine dönünce; o hiçleşme yolculuğunun nasıl da insani bir bakışın/düşünüşün içinden çıkıp geldiğini anlıyorsun.

“Kapalı bir yazar” gibi görünen Ionesco’nun, aslında ne denli “açık anlatıcı” olduğunu günlükleri ortaya çıkarıyor.

Altı çizilesi satırlar/düşüncelerle karşılıyor seni Ionesco:

“Okuduklarım edebiyat ve felsefe oldu. Ve özellikle daha çok edebiyat. Çünkü, soyuttan daha çok somuta yatkın bir zekam var.”

Bu yanını Amédée ya da Nasıl Başından Atarsın Onu oyununu okurken daha iyi gözlemliyorsun.

Çocukluğunu, çocukluğunun cennetini erken yaşta terk eden biri Ionesco.

O büyünün çok erken bozulduğundan da söz eder.

Evet, yitirilen çocukluk bir daha bulunamaz. Yalnızca düşlerde vardır, bir de yazarak oraya varmak istersiniz; yani Kafdağı’nın ardına…

Çocukluğunuza varınca tamamlanacağınızı sanırsınız! Oysa oradan hiç çıkmamak varmış! Ama öyle sanırsınız o çağlarda, hep süreduran bir hayat gibidir çocukluk.

Ionesco, bize, hayatın yitirdiklerimizle nasıl dayanılır bir şey olduğunu anlatır aslında. Yerine koyamadıklarımızla süren bir hayat nasıl bir hayattır…

“İyilik ve bağışlama olmadan nasıl yaşanır,” sorusunu soran/sorduran bir yazar dindirilmiş duygularla, yudum yudum okunmalı bence.

Çıkılan ve hiç bitmeyecekmiş gibi süren bir yolculuktaymışçasına gitmelisiniz ona, onunla.

Çalımla yazmak

Ionesco’dan alıyorum bu sözü.

Günümüzde bu tür yazanların çoğaldığını görmek şaşırtmamalı bizleri.

Birçoğu nedamet gösterisi içinde.

Budalalık keşke bir ayna olsaydı da insanlar her gün bakabilselerdi oradaki suretlerine. Ama gene de şu çalımla yazılanlar aynasıdır onların.

Ne diyelim, çağ budalalık çağı; bunca tufeyli varken ortada, gergedanlaşmak kimin haddine!

Yakınmadan yazmak

İyi yazar, yakınmadan yazandır. Yazı, öfkeyi kaldırmaz. İyi edebiyat yapmak istiyorsanız, önce öfkenizi kendiniz için yazın.

Öfkenizi var edenleri elmanın özsuyu gibi yazdığınızın/anlattığınızın içine sindirin. Söylemek istediğinizi nasıl söylediğinizdir daha iyi anlatan. Yazı bağırarak yazılmaz, tıpkı bağırarak şarkı söylenmediği gibi.

Yazı iyileştirendir, ama uzun vadede… Ve de gösteren, uyaran.

“Bizi güzel yapan gerçektir,” çünkü.

Dindirilmiş duygularla yazmak

Her gün yazarım. İşim bu olduğu için değil; kendimi ve hayatı  orada/n görmek, insanlarla ve hayatla iletişim kurmak istediğim için…

Yazmak sizi alıp taşır başka yerlere, dünyalara, düşüncelere.

Çünkü, görmek için yazıyorum. Bunun için de her gün dindirilmiş duyguların duldasında yaşamak isterim.

Çünkü yazmak; vicdan duygumu ortaya çıkarmak, onu diri tutmaktır bir bakıma da.

Kendin olmadan yaşamak

Gün gün uzaklaştığımı hissediyorum kirli siyaset oyunlarından.

“Şimdiki zaman”ı yok ederek yaşamak acı veriyor. Geçmiş bir avuntu değil, bir ayna. Ama gelecek daha çok ilgilendiriyor insanı. Kendin olmadan yaşamak dayatılıyor adeta. Aidiyetini yitiren bir güruh çığlık çığlığa sokaklarda, avm’lerde, yollarda, araçlarda…

Sözün tesellisi varsa eğer, onu da Ionesco gibi söylemeli belki de:

“Yaşamak istedim. Öylesine koştum ki hayatın ardından, fakat her defasında ‘zaman’ benden kaçıp kurtulmanın bir yolunu buldu; yine koştum, ne geride kaldım ne geçebildim, bununla beraber yine de onu yakalayamadım; hep atbaşı, yan yana gibiydik.”

Zaman koşucusu

“…yine zamanın ardından koşuyorum,” diyordu ya Ionesco; nefes nefese yaşamak gibi bir şey bu.

Bunu anlama çağı insan ömrünün güz mevsimine rastlar. Artık o uzun, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen zamanların çok uzağındasınızdır. İçinizdeki burukluk gözyaşlarına bile teselli değildir.

Şimdi ise, her günümüz, kaybedilen zamanın arayışında.

Yaşamın neresinde olursanız olun bunu hissetmeden yaşamak mümkün değil.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (8 Kasım 2016)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r