Masthead header

Esme Aras’a 6 soru | Can Öktemer

-En son okuduğunuz kitabın adı nedir?  İzlenimlerinizi öğrenebilir miyiz?

Birkaç kitabı aynı anda okuduğum bir dönemdeyim. Aslında birini bitirmeden diğerini elime alma alışkanlığım pek yoktur. Dünya sağlığının tehdit altında olduğu şu günlerde dikkatimi toplamak, çalışma odamda yazacaklarım üzerinde yoğunlaşmak biraz zor oluyor. Bu anlamda yazmaktan ziyade düşsel/tarihsel yolculuklara çıkmayı yeğliyorum sanırım. Ethem Baran’ın “Döngel Dünya” ve Selim İleri’nin “Yağmur Akşamları” öykü kitaplarını eş zamanlı olarak, dura dinlene okuyorum. Okumayı henüz bitirdiğim kitap ise Ebru Çapa’nın Oya Baydar ile gerçekleştirdiği nehir söyleşidir, “Aşktan ve Devrimden Konuşuyorduk.” Yazarların kurgu dünyaları kadar yazın evrenini, yazma serüvenini, çalışma disiplinini merak edenlerdenim. Hürriyet’in Ankara ekine beş yıl süreyle yapmış olduğum edebiyat röportajları bu merakın peşi sıra başlamıştı. 2017’nin sonunda Ankaralı edebiyat söyleşilerini noktaladım ama yazar röportajları, nehir söyleşiler, biyografiler, portre yazıları ilgimi çekmeye devam ediyor. Çünkü edebiyat dediğimiz şey, içine doğduğu toplumla, üzerinde yaşadığı toprakla, o toprak parçalarında konuşulan dillerle ve içinde yaşadığı çağla ilişkilidir. Yazar, zamanın ruhunu, çağın toplumsal, ekonomik, teknolojik ve tarihsel gelişmelerini özümseyip kendi algısıyla onu yorumlayan ve yeniden yaratan kişidir. Okur da öyle… Önce yazarın kalemiyle sonra okurun zihninde durma yeniden yazılıyor metinler. Bir kitabın yazılma zamanı ile okunma zamanı arasından takvimler geçse de, yazarın yazdığı/yaşadığı kentlerdeki hafıza mekânlarını ve yaşadığı döneme ilişkin gözlemlerini edebiyatıyla kayıt altına alması ebedileşiyor. Ebru Çapa’nın Oya Baydar’la yaptığı bu nehir söyleşi kitabında da Türkiye’nin yakın geçmişi düşünceler ve sözcüklerle yeniden biçimlenmiş. Ve evet, meraklısı için söyleyelim, söyleşinin başında “Yetmez ama evet” konusuna değinilmiş, yeri geldiğinde de konuşulmuş… Röportajlarda okura yansıtılmayan birtakım sınırlar hep vardır. Zamana yayılan nehir söyleşide ise yazarın hayat hikâyesi, aile ilişkileri, yaşadığı kentler, gittiği okullar, yaşam felsefesi, mesleki kariyeri, aşkları, evlilikleri, arkadaş çevresi, aldığı kararlar, yaptığını düşündüğü hatalar, yazdığı kitaplar hakkında zaman dizinsel bir çizgide konuşulurken, kişinin kendisiyle bu denli yüzleşebilmesi ve geçmişini deşebilmesi yazma cesaretinden de büyük bir soyunma gerektiriyor kanımca. Arkasına sığınabileceğin bir kurgu olmadan hem de, okurun karşısında çırılçıplak kalmayı göze almak gerekiyor en başta. “Yazdıklarınızın ne kadarı sizi yansıtıyor?” sorusu yazarlara çok yöneltilir. Bu tür uzun soluklu söyleşilerde metnin öznesi de nesnesi de yazarın kendisidir.

-Son okuduğunuz kitapta, en beğendiğiniz cümle ya da alıntı nedir?

İzninizle soruyu “Kitapta sizce en çarpıcı bölüm hangisiydi?” diye değiştirmek isterim, zira alıntılayacağım bölüm “Ne garip! İşkenceci Değil İşkence Gören Utanır” başlığı altında konuşulan şiddet içeren anılardır: “Ankara’da ilk işkenceye götürülenlerden biriydim… Kim bilir kaç saat, bütün bir gün mü, zaman kavramını yitiriyorsun. Gözümün önüne güzel şeyler getirmeye çalışıyordum. Mesela Edremit’e doğru giderken, Küçükkuyu’nun oralarda, bir yanı zeytinlik bir yanı çakıllı, masmavi, berrak mı berrak denizi olan bir yol vardır. Şimdi yok artık, daha doğrusu zeytinlikler betona karmış, deniz de yoldan geçerken görünmüyor. Ufak ufak dalgalar çakılları yalar, insanda koşup kendini suya atma duygusu uyandırır. Kendimi orada hayal ettim. Yapabiliyorsun; bu insanı rahatlatıyor, sanki o odadan çıkmışsın gibi hissediyorsun. Bir ara kendimden geçmişim. (…) Yıldırım Bölge’ye dönerken yine bir cipe bindirdiler. Ben arkada oturuyorum. Yine göz bağlı. Önde şoför var, yanında da sesinden anladığım kadarıyla beni sorgulayan işkenceci üniformalı adam. Bana “Ayakların üşüdü mü?” diye sordu. Hiç unutmuyorum bunu. Adam sana işkence yapmış bütün gün; olmadık, aşağılık şeyler yapmış; şimdi sevecen bir sesle ayaklarımın üşüyüp üşümediğini soruyor.”

-Yeni bir kitaba başlamadan önce arkadaşınızdan mı tavsiye alırsınız, kitap eklerinden mi yararlanırsınız yoksa tamamen sezgilerinizle mi hareket edersiniz?

Yazar arkadaşlarımın ve iyi edebiyat okuru olan yakın çevremin tavsiyelerine kulak veririm; birbirimizin kütüphanesinden yararlanırız. Kitap eklerindeki çoğu yazı, arka kapak tanıtısı düzeyinde, birkaçı dışında tatminkâr olduklarını söyleyemem. Röportajların çoğuncası da “lansman” amacıyla o eklerde kendine yer bulmuş; vasat sorulara verilen standart yanıtlardan ibaret. Röportajı yapan kişinin kitap hakkında hiçbir fikri yok, okumadığı o kadar belli ki. Yazar, o tatsız tuzsuz sorulara anlamlı yanıtlar verme kaygısında, aslında kitabını yazara anlattıran bu röportajlar düşünce işçiliğinden yoksun. Bunlar bir yana bazı yazar arkadaşlarımın yönettiği iyi edebiyat siteleri ve dergileri var, onları takip ediyorum. Benim açımdan daha çok kitapların içinden geçen kitaplar ve yazar adlarının izini sürme biçiminde yürüyor iş. “Antik Yunan’ın Kültür Tarihi”ni okurken, Theophrastos’un “Karakter” kitabının peşine düşmem böyledir. Bu da yeni okumaları doğuruyor. Bir yazar arkadaşımın deyişiyle, okudukça borçlanıyor insan.

-Keşke bu kitabı ben yazsaydım dediğiniz bir kitap var mı?

Homeros’un “Odysseia”sı olabilir örneğin. Ya da Pınar Kür’ün “Bir Deli Ağaç”ı…

-Yazdıklarınızı ilk olarak ne zaman gün ışığına çıkardınız ve ilk kimlere okuttunuz?

Yazdıklarım kendime yazdıklarım olarak kalmasın, dediğim dönem yaratıcı yazarlık atölyelerine katıldığım (2012), bireysel yazar koçluğu programlarıyla metinlerimi elden geçirdiğim, ilk dosyamın hazırlığına başladığım dönemlerdir. Yazdıklarımın türünü belirlemek, kendi yolumu çizebilmek ve iç sesimi bulmak amacıyla katıldığım bu atölyelerden sonra edebiyat dergilerinde, ortak kitaplarda ve seçkilerde yer almaya başladım. İlk öykü kitabım “Neptün Mavisi Düşler” (2015), sonra “Ankara’da Edebiyat/Emsalsiz” söyleşiler (2016), ardından da ikinci öykü kitabım “Kumrunun Saklısından” (2017) raflardaki yerini aldı.

-Belirli yazma alışkanlıklarınız var mı? Gürültülü bir yerde mi yoksa sessiz bir ortamda mı yazmaktan hoşlanırsınız?

Dünyayı bir kadın olarak deneyimliyorum; evlat, kardeş, sevgili, eş, yazar kimliklerime ait roller ve sorumluluklar birbiriyle çakıştığında yeteneklerimin farkına varıyorum, çünkü birden çok işi aynı anda yapabiliyorum. Şartlar beni planlı programlı olmaya zorladığında, bunu annemin hastalığını yönetmeye çalışırken ziyadesiyle deneyimledim, stres altında iyi iş çıkarabiliyorum. Evde, kendime ait bir çalışma odam var. Masa başında çalışıp yazabilenlerdenim. Bankta, parkta, kafede okuyup yazmaya yoğunlaşamam ama öykülerimde kullanmak üzere ufak notlar alabilirim. Çalışırken yalnızlık isterim, en fazla kendi seçtiğim bir müzik eşlik edebilir yazdıklarıma, düşüncelerimi dağıtmayacak denli. Kalabalık ve gürültülü ortamlar beni çabuk yorar. Dikkatim dağıldığında konsantrasyonumu sağlamam zaman alır. Yazarken alınan bir haz duygusu var, o anda hiçbir şeyin bunun önüne geçmesini istemem. Ama hayat bunu bir çırpıda söylemek kadar kolay yaşanmıyor maalesef, şartlar bana uymuyorsa ben ortama uyum sağlamaya, her koşulda üretmeye gayret ediyorum.

İlginiz, özeniniz için çok teşekkür ederim…

edebiyathaber.net (3 Nisan 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r