
Haklısınız; ikisini yan yana hayal etmek bile zor. Biri ateş püskürten, efsanelerden fırlamış bir yaratık, diğeri akşam haberlerinden sonra koltuğunda uyuklayan, bildiğimiz dünyaya ait bir dede. Ama öyle bir kitap var ki, bu iki alakasız varlığı aynı hikâyede buluşturuyor. Üstelik o hikâyenin başkahramanı da benim.
Aslında ikisi bambaşka evrenlerde yaşıyor. Ejderha, saatlerce oynadığım Ejderha Krallığı oyununun büyülü diyarlarından geliyor; dedem ise bizim sıradan, biraz da sıkıcı dünyamızdan. Fakat bir gün aralarında bir köprü kurdum. Hayal gücümle iki evreni birbirine bağladım ve onları aynı maceranın içine yerleştirdim.”
Eğer hayallerini kelimelere döken bir çocuğun anlattığı bu hikâyeyi okuyorsanız, elinizdeki kitabın adı büyük ihtimalle Ejderhalar, Ağaçlar ve Dedemdir.
Evet, kulağa inanması güç geliyor olabilir; ama bu sözler kitabımızın başkahramanı Kerem’in hayal dünyasından doğuyor. Üstelik onları bir yapay zekâ aracı, nam-ı diğer Dragon yazmadı. Bu cümleler, bütünüyle Kerem’in kendi evreninin, kendi iç sesinin bir yansıması. Bu kitapta da tıpkı sözlerinde olduğu gibi uçuk kaçık bağdaştırmalar eksik olmuyor. Kerem, gündelik hayatının içine yapay zekâsını, saatlerce başından kalkamadığı bilgisayar oyununun kahramanlarını, bazen de o sıralar okuduğu kitabın karakterlerini usulca yerleştiriyor. Gerçekle hayal, sıradanlıkla macera iç içe geçiyor.
Kimi zaman onları doğrudan hikâyenin bir parçası yapıyor, kimi zamansa biz sadece Kerem’in kurduğu o tuhaf ama büyüleyici bağlantılara uzaktan tanık oluyoruz. Sayfaları çevirdikçe, onun dünyasına adım atan bir seyirciye dönüşüyor; hayal gücünün sınırlarında dolaşıyoruz.
Peki, bütün bu sıra dışı ögeleri bir araya getiren Kerem’in hayatı nasıl mı?
Aslında sandığınız kadar olağanüstü değil. Hatta tam tersine, her çocuğun kolayca kendinden bir parça bulabileceği kadar sıradan. Okul, ev, ödevler, oyunlar ve uykudan oluşan bitmeyen bir döngü… Kerem’in dünyası temelde bu küçük çemberin içinde dönüp duruyor.
Bu döngünün içinde, annesi ve babasının yanı sıra bir kişi daha var: dedesi Namık Bey. Anneannesinin vefatından sonra, düzenini bozup İstanbul’a taşınmış ve onlarla birlikte yaşamaya başlamış. Kerem için Namık Dede, anıları hep sıcak, hep tozpembe olan bir sığınak gibi. Onunla geçirilen her an, gündelik hayatın sıkıcılığına serpilmiş küçük bir mutluluk kırıntısı.
Ama hayat, Kerem’in gözlerinden göründüğü kadar yumuşak değil. Yeni bir şehre alışmaya çalışan bir dede, iş güç telaşından başını kaldıramayan bir anne, sorumlulukların yükü altında yorulan bir baba… Aynı evin içinde, herkes kendi yorgunluğunu taşıyor. Bazen büyük ve yıpratıcı, bazen de önemsiz gibi görünen minicik tartışmalar bu yorgunlukların arasından sızıp büyüyor.
Ve günün birinde, o küçük çatlaklar beklenmedik bir kırılmaya dönüşüyor.
Ne yazık ki, Namık Dede kendini bu evden ve bu hayattan uzaklaştırmak zorunda kalıyor.
Bu sırada Kerem’in içi karmakarışık bir halde… Bir yandan dedesinin eve dönmesi için çaresizce yollar arar, bir yandan da hayatın düzeni onu derslerinin başına oturtur. Öğretmeninin verdiği “çevremizde fark edilmeyen sorunlara dikkat çekmek” ödevi zihninde dönüp dururken, hangi yaraya parmak basacağını düşünür. Oysa aradığı mesele, sandığından çok daha yakındadır.
Tam da bu arayışın ortasında, dedesinin kendine kurduğu yeni hayatla karşılaşır. Ve gördüğü manzara karşısında yalnız Kerem değil, bütün mahalle şaşkınlığa düşer.
Namık Dede, mahalle parkının ortasına bir ağaç ev yapmıştır. Küçük ama inatçı, sade ama sıcacık bir yuva… Kendi elleriyle kurduğu bu sığınak, kısa sürede bir kıvılcıma dönüşür. Onun yaşlarındaki başka insanlar da cesaret bulur; kimi kendine küçük bir ağaç ev yapar, kimi sadece bir tabure kapıp oraya oturur. Park, birdenbire sohbetlerin, kahkahaların, paylaşılan çayların ve hatıraların mekânı olur. Yalnızlık yerini kalabalığa, sessizlik yerini neşeye bırakır.
Kimileri için burası huzurun ve yeniden hayata karışmanın adresidir. Ama herkes aynı gözle bakmaz bu değişime. Bazıları içinse bu kalabalık, bu “alışılmadık” düzen bir endişe kaynağıdır.
Ağaçların üzerinde yaşamak ne kadar güvenlidir?
Hem zaten, herkes mahallesindeki bu küçük curcunayı kabullenebilir mi?
İşte bütün bu meseleler kitabın sayfalarını doldururken, Kerem’in zihni de en az yaşadığı dünya kadar karmakarışık hâle gelir. Sorular üst üste birikir: Bu sorunlar çözülecek mi? Ağaç evlerin akıbeti ne olacak? Namık Dede ailesiyle yeniden aynı çatı altında buluşabilecek mi?
Bunu öğrenmenin tek yolu ise Kerem’in hikâyesine kulak vermektir.
Hem iç ısıtan hem de merak duygusunu diri tutan bu kitap, bir yandan toplumun görmezden gelinen yaralarına dikkat çekerken bir yandan da dünyaya bir çocuğun gözünden bakmanın ne kadar berrak ve cesur olabileceğini hatırlatıyor. Çünkü büyüklerin dünyasında yaşayan çocukların da fikirleri, kaygıları ve söyleyecek sözleri var; sadece çoğu zaman onları dile getirecek alanları yok. Tıpkı yetişkinlerin arasında sessizleşmeye itilen yaşlılar gibi… Bazen fazlalık, bazen görünmez bir gölgeden farksız oluyorlar.
Oysa bu hikâye, hem çocukların hem de yaş almışların her şeyin farkında olduğunu fısıldıyor bize. Onları hayatın kıyısında değil, tam kalbinde tutmanın bir sorumluluk olduğunu hatırlatıyor. Sonuçta hepimiz bir zamanlar çocuktuk ve bir gün hepimiz yaşlanacağız.
Sıcak, yer yer gülümseten, yer yer hüzünlendiren diliyle Ejderhalar, Ağaçlar ve Dedem, Yekta Kopan’ın kaleminden okurla buluşuyor. Yusuf Tansu Özel’in çizimleri ise karakterleri yalnızca hayal etmemizi değil, onları kâğıt üzerinde canlı canlı görmemizi sağlıyor. Can Çocuk Yayınları’ndan çıkan bu kitap, her yaştan ve her evrenden yeni okurlarını bekliyor.

















