
Edebiyat cadıları serisinin yirmi altıncı bölümünde Elfriede Jelinek’ten bahsetmenin heyecanı içindeyim. Tıpkı ‘Edebiyatın en hüzünlü cadısı’ ismini verdiğim Agota Kristof gibi kalemi keskin, dili sivri, ele aldığı konular ezber bozucudur cadımızın. Agota Kristof, olağanüstü üçlemesi Büyük Defter, Kanıt, Üçüncü Yalan’da yüzyıllardır süregelen heteronormatif eril iktidarlarların yarattığı ve yönettiği savaşların mağduru iki çocuğun paramparça olmuş hayatını aktardıysa, Elfriede Jelinek de başyapıtı Piyanist’te aynı eril iktidarı temsil eden bir annenin uyguladığı çok yönlü şiddet ve tahakküm sonucu travmatize olmuş bir kadının hayatını aktarır.
1946 yılında Avusturya’da doğan ve halen orada yaşayan Elfriede Jelinek, romanlarının yanı sıra şiir ve tiyatro oyunları yazar, çevirmenlik yapar. Annesinin baskısıyla çocukluktan itibaren piyano, org ve flüt dersleri alır. Sonrasında Viyana Konservatuvarı’na girip piyano bölümünden mezun olur. Aynı üniversitede sanat tarihi ve tiyatro da okur. Ancak kendisine konulan Klostrofobi teşhisiyle eğitimine son vermek zorunda kalır ve kendini eve kapatır. Bu süreç onun yazarlık hayatının başlamasına yol açar.
Jelinek’in edebiyat yolculuğu 1967 yılında yayımlanan şiir derlemesi ‘Lisa’nın Gölgesi’yle başlar. Sonrasında yayımlanan Âşık Kadınlar, Piyanist, Dışarıda Kalanlar, Arzu, Ölülerin Çocukları, Hırs adlı romanlarıyla salt ülkesinde değil, dünya çapında tanınır. Fakat bu tanınma değer bilmekten ziyade tepki vermek üzerine kuruludur. Çünkü onun tüm romanları ezber bozucu, norm yıkıcı, tabu kırıcıdır.
2004 yılında Nobel Edebiyat ödülü alır cadımız. ‘Romanlarındaki ve oyunlarındaki seslerin müzikal akışı, toplumun klişelerini ve onların baskılayıcı gücünü olağanüstü dilsel bir tutarlılıkla açığa çıkardığı’ gerekçesiyle verilir ödül. Tabii her yerde olduğu gibi İsveç akademisinde de, yazarımız ve eserleri, büyük tartışmalara neden olur. Akademi üyelerinden Knut Ahnlud ‘Kaotik ve pornografik!’ romanlar yazan birine ödülün verilmesini protesto etmek için akademiden ayrılır.
Yazarımızın ikinci romanı Piyanist 1983 yılında yayımlanır ve akabinde Avusturyalı muhafazakârlar tarafından, pornografik olduğu gerekçesiyle, topa tutulur.
Ülkemizde 2002 yılında Everest Yayınları tarafından yayımlanır roman. Fakat bizde salt topa tutulmaz, İstanbul 2. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından satışı durdurulur. Eser, “Halkın ar ve haya duygularını incittiği, cinsi arzuları tahrik ve istismar eder nitelikte, genel ahlaka aykırı olduğu” gerekçesiyle derhal toplatılır! Nihayet 2013 yılında Notos Kitap, 2021 yılında İthaki Yayınları tarafından tekrar basılır roman. (Her üç basımın çevirmeni Süheyla Kaya’dır.)
Yazarın adını bilmeyen, romanı okumayan çoktur ama kitabın adını bilmeyen azdır sanırım. Zira Piyanist, 2001 yılında yönetmen Michael Haneke tarafından sinemaya uyarlanmış ve hayli ilgi görmüştür. Haneke’nin teklifini kabul etme nedenini şöyle açıklar cadımız: İkimiz de toplumu negatif perspektiften eleştiriyoruz.
Otobiyografik özellikler taşıyan Piyanist, tıpkı yazarımız Elfriede Jelinek gibi baskıcı bir annenin dayatmalarıyla müzik eğitimi alıp piyanist olan Erika Kohut’un nevrotik hayatını anlatır. Otuzlu yaşlarının sonunda olan Erika hâlâ annesiyle yaşar, annesiyle yatar, annesiyle televizyon izler. Evet, ayrı bir odaya sahiptir ama içinde ne yatak vardır ne de kapısında kilit. Odayı, bayılarak aldığı fakat hiçbir zaman dışarıda giyemediği rengârenk kıyafetlerini giyip aynada kendini seyretmek için kullanır. Tabii annesi sudan bir sebepten öfkelenip (eve tam vaktinde gelmemesi, kafasına göre para harcaması gibi) kızını cezalandırmadığı veya elbiseleri paramparça etmediği zamanlar. “Oysa anne tüm heybetiyle, Enka’nın yoluna dikilmişti bile; devletin ve ailenin oybirliğiyle, hem engizisyoncu hem de idam mangası sıfatıyla kızını sorgulayacak ve infaz edecekti. Erika’nın evin yolunu neden bu kadar geç bulduğunu
öğrenmek istiyordu.” S:7
Ne bir arkadaşı vardır Erika’nın ne bir sevgilisi ne de bir cinsel yaşamı. Bedeni ve arzuları tamamen annesinin kontrolü altındadır. Hayatı piyano öğretmenliği yaptığı Viyana Konservatuarı ve yaşadığı evden ibarettir. Üstelik giydiği renksiz kıyafetleri (annesi sadece onlara izin verir), tuhaf davranışları sebebiyle meslekdaşları ve öğrencileri tarafından sürekli alaya alınır. O da annesinden gördüğü baskıyı ve şiddeti öğrencileri üzerinde uygulamaktan çekinmez.
Elbette bu denli travmatik hayatın kaçınılmaz sonuçları olacaktır. Annesi tarafından tahakküm altına alınan ruhu ve bedeni, cinsel ve sanatsal ihtirasları Erika’yı tekinsiz bir sürece götürecektir. Bu süreç öncelikle kendi bedenine zarar vermekle başlar. Jiletle bedeninin farklı yerlerini keserek akan kanı izler Erika. “Kızın hobisi kendi bedenini kesmek.” S:96 Sonrasında röntgencilik girer işin içine. Seks kabinlerinde çıplak kadınları izler, kabinlerde erkeklerin yerlere attığı menili mendilleri koklar, ormanda sevişen çifleri dikizler. Çünkü kendi bedenine asla dokunamaz Erika, çünkü bedeni tabudur ona. “Erika hiçbir zaman, hiçbir şeyi sıcaklığıyla sarmadı, kendi bedenini bile. Fakat başkalarının onu sıcacık sarmasını çok isterdi. Birileri şiddetle arzulamalı Erika’yı, onu izlemeli, ayaklarına kapanmalı onun, sürekli onu düşünmeli, Erika’dan kurtuluş olmamalı.” S:125
Bu süreç, genç öğrenci Walter Klemmer’ın hocasından etkilenip ona cinsel eğilim duymasıyla bambaşka bir yöne evrilir. Erika önceleri belli etmek istemese de bu ilgiden etkilenir. Ve Walter’a olan ilgisi arttıkça onu genç kadınlardan, özellikle öğrencilerinden kıskanmaya başlar. Bu kıskançlık öyle patolojik bir safhaya ulaşır ki, cilveleriyle Walter’ı baştan çıkardığını düşündüğü bir öğrencisinin mantosunun cebine cam kırıkları koyar gizlice. Böylece genç kadının elleri kesilecek ve bir daha piyano çalamayacaktır.
Aslında Erika’nın tek arzusu Walter’a tam anlamıyla sahip olmaktır. Buna da ancak erkeğin cinsel olarak kendisine hükmetmesiyle ulaşacağını düşünür. “Erika Kohut, duyduğu aşktan, bu gencin kendisinin efendisi olduğunu sanması için yararlanıyor. Kadın üzerinde ne kadar hakimiyet kurarsa, o kadar Erika’ya ait uysal bir varlık olacak.” S:219 Bu niyetle Walter’a uzun bir mektup döşenir. Mektup baştan sona Erika’nın sado-mazoist fantezileriyle doludur. Walter’dan kendisini tekmeleyip küfür etmesini, zincirleyip aşağılamasını, başına naylon torba geçirip soluksuz bırakmasını, yüzünü tokatlayıp morartmasını, kollarını, bacaklarını, midesini yumruklayıp işkence etmesini, kusana kadar cinsel organını ağzına sokmasını ve bunun gibi cinsel şiddet içeren birçok şey ister. (Annesiyle yaşadığı köle-efendi ilişkisinin, Klemmer üzerinden farklı bir tezahürü.) Fakat işler istediği gibi gitmez ve roman müthiş bir sonla biter.
Elfriede Jelinek, Piyanist’in ana karakteri Erika Kohut ile edebiyat tarihinin en sıra dışı kadın anti kahramanlarından birini yaratır. Roman boyunca bu anti kahramana ne empati ne de sempati duyarız. Çünkü yazarımız izin vermez buna. Sürekli okuyucuyla roman arasına mesafe koyar. Bunu kitap boyunca aralara girip kâh ironik kâh alaycı kâh üst perdeden yorumlar yaparak başarır. “Yine de Enka’ya güzel bir kız demek mümkün değil. Tamam, yetenekli olduğuna kuşku yok, teşekkürler, rica ederim, ama güzel değil, hayır.” S:91
Elfriede Jelinek’in başyapıtı Piyanist, sanılageldiği üzere ne pornografik ne de erotik bir romandır. Olsa olsa nevrotik bir roman diyebiliriz. Çocukluğundan itibaren annesinden fiziksel ve ruhsal şiddet görmüş bir kadının hiç deneyimlemediği sevgiyi, şefkati, dokunuşu, aşkı, arzuyu, cinselliği kendi patolojik yöntemleriyle keşfetme yolculuğudur roman. Ve bu sıra dışı yolculuk edebiyat tarihinin norm dışı, tabu yıkıcı, kalıp kırıcı yazarlarından birini yaratır.
Edebiyatın en ezber bozan cadısına bin selam olsun.

















