Edebiyatın ayrılmaz parçası “kültürel kodlar” | Adnan Özer

Mayıs 2, 2026

Edebiyatın ayrılmaz parçası “kültürel kodlar” | Adnan Özer

Julio Cortazar, Pablo Neruda’nın Yirmi Aşk Şiiri ve Bir Umutsuz Şarkı adlı şiir kitabını değerlendirirken şöyle dehşetli bir ifadede bulunur: “Neruda bu kitapla bize düzülmüş anamızın bekaretini geri verdi.”

Yusuf Çopur, kültürel kodlar ve edebiyat dolayımındaki yazısında (Dijital Fırtınada Kültürel Kodlar. Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor mu?, Nisan 29, 2026, edebiyathaber.net) konuya benim dahil olmamı istiyor. Bu isteğinde Latin Amerika edebiyatı ilgime atıfta bulunduğuna göre, kültürel kodlar meselesinin Latin Amerika edebiyatı sahasında nasıl ele alındığı hakkında yazmamı istiyor. Ben de böyle bir giriş yaptım. Tuhaf ve sert gelebilir ama kültürel kodlar ve edebiyat meselesinde çok şey anlatıyor. Açıklayalım:

“Düzülmüş ana” Meksikalı yerli kız Malinçe’dir. O, İspanyol sömürgecilere verilen 20 kadın reisten birisidir. Dil yeteneği onu işgalci komutan Hernan Cortes’in tercümanı ve metresi yapar. Malinçe, Ekim 1519’da yerli yaşlı bir kadından öğrendiği Cortes’in ordusuna yapılacak saldırıyı bizzat Cortes’e bildirir. Topraklarını savunan Meksika yerlileri katledilirler. Sömürgecilerin karşısındaki en güçlü kale Meksika böyle düşer. Bu ihanet aynı zamanda kıtaya yapılmış bir ihanettir.

Malinçe sonradan önemli bir kültürel kod olur; ihanetin simgesi, yerli ezikliği ve pasifliğinin figürü. Kadın olarak “lo abierto” (açık olan, kanarak kendini sunan) vasfıyla “chingada” (s.kilmiş) olur.

Octavio Paz’ın Yalnızlık Dolambacı’ndaki “chingada” Malinçe’yi imler. (Bu denemede Paz, Meksikalıların festivallerinde “Viva Mexico, hijos de la chingada” / “Yaşasın Meksika, kahpe çocukları” diye bağırdıklarını yazar.) Carlos Fuentes’in Marina’sı da odur.

Octavio Paz’ın bu harika denemesi, konu ettiğimiz meselenin mükemmel işlendiği bir çalışmadır. Bizde onun kıyısından geçebilecek bir deneme yoktur. Niye?

Konuyu hızlıca ve bu şekilde Türk edebiyatı incelemelerine getirmem bağışlansın, ancak Yusuf Çopur’un yazısındaki “(bizde) edebi bir eseri kültürel göstergelerle örülü bir semboller sistemi olarak ele alarak metinsel analizleri, eserin üretildiği toplumsal ve tarihsel bağlamla harmanlayan “derin bir algıya” ulaşmayı hedefleyen çalışmalar henüz istenilen seviyede değildir” tespiti beni kışkırttı.

Niye istenilen seviyede değildir bu çalışmalar?!

Biz modern felsefi ilimlerde kültürel antropolojiyi atladık. Ona gelinceye kadar antropolojiyi de yanlış bilmemiz var; “ırkbilimi” demiş kimileri. Korku da var; bu yeni bilim kimliğimiz hakkında nasıl sonuçlara ulaşacak.?! Öte yandan zenginliğiyle övündüğümüz halk kültürümüz var, onun etrafında modern kurumlaşmalara gitmeliyiz. Yani yorumlamalıyız. İllaki yorumlamalıyız.

Düşünce tembelliği, korku, cehalet karışık bir kurnazlığa gidilmiş; gelsin folklor araştırmaları. Araştırma dediysek, derleme-toparlama.

Şimdi sahanın “efsane” ismine, bizde en az bulunan türden olan kültürel antropolog Tahir Alangu’ya kulak verelim:

“Biz folklora saz şiiri kapısından girdik, hâlâ da orada bocalamaktayız. Başka milletler de kendi sosyal yapılarına göre folklora bir yerden girip orada demir atıyorlar. Yunus Emre’yi bir metin olarak aldık, fakat yorumlar gecikti. Düşünceyi, temleri ve kültür öğelerini sanata uygulayacak olan sanatçılar Türkiye’de, genellikle, halk kaynağıyla kendi uygulamaları arasında bir yorumlama aşaması bulunup bulunmadığını henüz tartışmadılar. Bazı sanatçılar, ‘halk kültürü ile halk sanatı uygulaması arasında bir yorum aşamasına gerek yoktur, o yorumu biz yaparız’ diyorlar. Benim kanaatime göre yorum bilim adamı tarafından yapılır. Halk kültürü öğelerini sanatçıya hazırlayan, akademik bilim adamlarının yanı sıra gelecek yorumculardır. Yorumcuların varlığı sanatçıya bir yol açar. Bizde kaynakların hâlâ kapalı oluşunun bir sebebi, yorum aşamasının bir türlü gelmeyişidir. Çok iyi biliyorum ki, akademik çalışmalarla sanat alanına halk kültürü kaynaklarını aktarabilmek için ‘bilim adamı’ ile ‘uygulayıcı sanatçılar’ arasında, ikisine de el atabilecek, ikisinin kültürüyle de sıkı sıkıya bağımlı olabilecek, ikisinin de ihtiyaçlarını anlamış ‘yorumcu’ya ihtiyaç vardır.”

Tahir Alangu’nun Guatemala Efsaneleri’nin iki çevirmeninden biri olması rasgele bir şey değil. 1969 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülen Guatemalalı büyük romancı Miguel Angel Asturias’ın -1930 yılında Paris’te ülkesinin büyükelçisi görevini yürüttüğü dönemde yayınladığı-bu şahane kültürel antropolojik denemesi üzerinden tekrar Latin Amerika’ya dönüyoruz.

(Yazı, Latin Amerika sahası ve Türkiye sahası karşılaştırmalarıyla devam edecek.)

Yorum yapın