Masthead header

Dünya edebiyatından: “Okura Acıyın” | Hasan Saraç

Kurt Vonnegut Jr. (1922-2007), kara mizah ustalığı, özgün üslubu, sade ve sivri diliyle Amerikan edebiyatına damga vurmuş sıra dışı bir yazardı.

Nitekim Amerikalı yazar, senarist ve yönetmen Michael Crichton,  Vonnegut için şöyle der bir yazısında: “Kurt Vonnegut Jr, dayanılmaz derecede acı veren şeyler hakkında yazıyor. Romanları otomasyona ve bombalara dair en derin korkularımıza, en derin siyasi suçlarımıza, en şiddetli nefret ve aşklarımıza acımasızca saldırıyor. Ondan başka hiç kimse bu konular üzerinde yazmıyor, bunlar normal romancıların erişemediği şeyler.”

Ardında pek çok eser ve milyonlarca hayran bırakarak hayata veda eden usta yazarın özel bir uğraşı da uzun yıllar üniversitelerde ‘yaratıcı yazarlık’ dersleri vermek olmuştu.

İşte bu sayede, genç yaşta tanıştığı ve çok saygı duyduğu yazarla iletişimini hiç aksatmayan Suzanne McConnell, onun ölümünden sonra kurulan vakfın talebi üzerine özel bir proje üzerinde çalışmaya başlar. Yazarın hayattaki aile fertlerinden büyük destek alan McConnell, iki yıl boyunca yazarın özel mektupları, yayınlanmamış kişisel notları ve öyküleri üzerinde çalışır ve kaleme aldığı Pity the Reader: On Writing with Style (Okura Acıyın: Yazarken Üslubu Gözetmeye Dair) adlı eseri 2019 yılında yayınlanır. McConnell bu kitapta Vonnegut’un yazarlığa dair düşüncelerini en ince ayrıntısına kadar anlatmakla kalmaz, pek çok eserinden yaptığı alıntılarla yazarı adeta yeniden hayata döndürür okurların hayalinde.

Üniversiteyi bitirdikten sonra gönüllü olarak orduya katılan Kurt Vonnegut Jr, İkinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında Almanlara esir düşer. Savaşın bitmesiyle yeniden özgürlüğüne kavuşan yirmi üç yaşındaki Kurt’un ailesine yazdığı mektup, daha o genç yaşta yalın kelimeler ve kısa cümlelerle nasıl dans edebildiğinin de çarpıcı bir örneğidir:

29 Mayıs, 1945

Kurt Vonnegut’Jr

Williams Creek, Indianapolis

Sevgili ailem,

Duyduğum kadarıyla “çarpışma sırasında kayboldu” bilgisi dışında bana neler olduğunu bilmiyorsunuz. Almanya’dan size yazdığım mektupların da elinize ulaşmadığını anlıyorum. O halde size epey bir şeyler anlatmam gerekiyor…

Hitler’in can havliyle başlattığı son hamlesi yüzünden 19 Aralık 1944 günü birliklerimizden kopup tek başımıza kaldık. Çevremizi kuşatan panzer tanklarına eldeki kasaturalarla karşı koymamız oldukça zordu. En sonunda Almanlara esir düştük. Bizi ele geçiren süpermenler de bizi su vermeden, uyutmadan doksan kilometre yürütüp başka bir birliğe teslim etti. Orada da küçücük, havalandırmasız, içi buz gibi soğuk vagonlara altmışar altmışar tıkıştırıldık. Tuvalet yoktu, yerler inek pisliğinden geçilmiyordu, yeterli alanımız olmadığından bir kısmımız yere uzanırken diğerleri ayakta duruyordu. Noel gecesi dahil birkaç günümüzü o trende geçirdik. İngiliz hava kuvvetleri de trenimizi bombaladığından yüz elli kadarımız oracıkta öldü. Bir tek Noel gecesi bize su verildi. Yeni yılın ikinci gününde Berlin’in güneyinde bir yerlerde trenden indirildik. Almanlar buz gibi akan suların altında zorla duş yaptırdı bize. Oluşan şok, günlerce süren susuzluk ve açlıktan bir kısmımız da orada telef oldu. Ben yaşamaya devam ettim.

Cenevre anlaşmasına göre subayların esir alındıktan sonra herhangi bir işte çalıştırılması yasak. Bense sizin bildiğiniz gibi bir piyadeyim. Benim gibi yüz elli rütbesiz asker 10 Ocak sabahı Dresden’deki esir kampına gönderildik. Az biraz Almanca bildiğim için grubun lideri ben oldum mecburen. Fanatik, hatta sadizme meyilli gardiyanlarımız vardı. Elbise verilmediği gibi tıbbi ihtiyaçlarımız da karşılanmıyordu. Çok zor şartlar altında çalıştırıyorlardı bizi. Günlük yemeğimiz iki yüz elli gram kara ekmek ve dört yüz elli gram patates çorbasından ibaretti. İki ay boyunca koşullarda en ufak bir gelişme olmayınca Ruslar geldiğinde onlara neler yapacağımı söyledim gardiyanlara. Karşılık olarak beni bir güzel dövüp liderlik görevime son verdiler. Pataklanmak o kadar da dert değil, bir oğlan açlıktan öldü o günlerde, iki esir de yiyecek çalmaktan kurşuna dizildi.

14 Şubat 1945 günü Amerikan bombardıman uçakları ve onlara eşlik eden İngilizler, yirmi dört saat içerisinde elbirliğiyle iki yüz elli bin insanı öldürdü spor niyetine. Belki dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan Dresden yeryüzünden tümüyle silindi gitti. Bana yine bir şey olmadı.

Bombardıman sona erdikten sonra bize sığınaklarda ölen kadınların, çocukların, yaşlıların yanık kokan cesetlerini çıkartma görevi verildi. O leş gibi bedenleri toplama alanlarına taşırken bu kez de hayatta kalmayı başarmış Alman siviller bize ana avrat sövüyor, ellerine geçirdikleri taşları vücudumuza nişanlıyordu.

General Patton, Leipzig şehrini ele geçirince bizler de yürüye yürüye yeni bir toplama alanına gittik. Gardiyanlarımız kaçıp gitmişti, biz de yeni toplama alanlarımızda kaldık uzunca bir süre. Bir arada Rusların uçakları tepemize bombalar yağdırdı, on dört kişi daha öldü, ben yine sağ kaldım.

Sekizimiz bir vagonu ele geçirip oradan kaçtık. Sekiz gün krallar gibi yaşadıktan sonra bu defa da Rusların eline düştük. Onlar da bizi Amerikan hatlarına götürüp teslim etti. Oradan da Le Havre şehrindeki bir Kızıl Haç merkezine geçtik. Burada çok iyi bakılıyoruz, bol bol yemekler yiyor, eğleniyoruz. Bizi eve götürecek tekneler ağzına kadar dolu, sabredip beklemekten başka çaremiz yok. Bir aya kadar eve dönmüş olacağım. Oraya vardığımızda hepimize altı yüz dolar vereceklermiş.

Bundan sonrasını yaşayıp göreceğiz. Buraya posta gelmiyor, boşuna yazmayın.

Kurt-Jr.

Bir keresinde “Çıldırmış bir topluma aklı başında bir insan, çıldırmış gibi görünüyor olmalı” diyen yazarın akıl almaz bir çılgınlığı ve acıyı anlatışındaki sadelik ve kara mizah, onun özgün üslubunu ve yazma sanatına bakışını çarpıcı bir biçimde yansıtıyor. McConnell’in “Okura Acıyın” çağrısının özünde de, Vonnegut’un bir yazarlık dersi niteliği taşıyan bu mektubun yer aldığını düşünüyorum.

Hasan Saraç – edebiyathaber.net (10 Haziran 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r