Masthead header

Doğa yazısı yazmak, doğayı kaleme almak | Gamze Haklı Geray

Yıllar önce, Cambridge Üniversitesi kolejlerinden Darwin College’in Cam nehri üzerinde yükselen binasına karşı konumlanan söğüt ağaçlarının gölgesindeki iri vahşi mantarları hayranlıkla incelediğimi anımsıyorum. Bir bilim ve eğitim kenti doğayla birlikte soluk alıp veriyordu. Büyüleyici ilk anı kitabı “The Way Through the Woods” da (Ormanın İçinden Geçen Yol) Malezya kökenli Norveçli antropolog Litt Woon Long, hayatındaki iki paralel yolculuğun –yas ve içsel keşif- hikâyesini dokunaklı bir şekilde kaleme alır. Eşini kaybettikten sonra ona yeniden umut ve anlam duygusu aşılayan şeyin mantarlara olan tutkusu olduğunu anlatır. Yaşam ve ölüm döngüsünü dile getirir. Doğanın içinde iki yıl önce kaldığım bir pansiyonda nefis kahvaltı sofrasına dadanan kocaman arılardan ürkmüştüm. Pansiyonun lezzetli yemeklerini hazırlayan o tatlı Ege’li ev sahibesi doğaya pek alışkın olmadığımdan dem vurarak beni sevimli bir tonda iğnelemişti. Gerçek doğaya alışkın olmadığım yadsınamazdı elbette. Üç beş ağacın gölgesine arada sığınmak ile yüzlerce ağacın gövdesine yaslanmak, toprağın ıslaklığını sinir uçlarında hissetmek arasında derin farklar var. 

“Bir çayır yapmak için bir yonca ve bir arı gerekir” demiş Emily Dickinson. Mantarlar ve arılar hayatımızın anlamını tekrar biçimlendirmeye, doğayı bütüncül bir tutumla algılamamıza yardım ediyor. Bu konuda yazmak kederli ruhumuza beklenmedik iyileşmeyi taşıyabilir mi? Tıpkı Rachel Carson’un “Silent Spring”de (Sessiz İlkbahar) dile getirdiği gibi “dünyanın güzelliğini seyredenler, yaşam sürdükçe dayanacak güç kaynaklarını keşfederler. Doğanın nakaratlarında sonsuz derecede iyileştirici bir şey vardır – şafağın geceden ve baharın kıştan sonra geldiğine dair bir güvencedir bu” der Carson.

Emerson ve Thoreau gibi aşkıncılar (transcendentalists) yeni bir çağın yaklaştığı duygusuyla eyleme geçtiler. İnsanları ve doğayı özünde iyi olarak tanımladılar. “Evrenle o özgün iletişim” sağlanabilir miydi? Onlar bu ilişkiyi doğadaki yalnızlıkta ve yazılarında aradılar. Huzur ve mutluluğun bulunabileceği çok az yer vardı. Bazıları doğada olmaya karar verdi. O dönemde doğa ile buluşurlarsa Tanrı’ya daha yakın olacaklarına inanıyorlardı. Gerçek gözlemleri kaleme almak, onu hikâyelerle ilişkilendirmek uzaktan hayal etmekten belli ki daha kolay.  

Einstein’a göre doğanın derinliklerine bakarak her şeyi iyi anlamanın yöntemlerini keşfetmek gerekli. Doğayı yazmak Emerson’un deyimiyle onun hızını benimsemeyi de içeriyor. Sırrı ise sabırla ilgili. 

Doğa ile ilgili kalem oynatan sen acemi yazar belki de şu sorulara kulak vermeli ve yanıtlardan ziyade sorular üzerinde düşünmeye başlamalısın:

•   Çevremdeki doğal dünyayla nasıl etkileşime geçebilirim?

• Etrafımdaki doğa hangi unsurları barındırıyor? Boylu poslu ağaçlar, kuşlar, ırmaklar, denizler doğanın parçasıysa, saksıdaki yeşillik, arka bahçe duvarının dibinde boy atmaya çalışan fidan da o doğanın çocuğu değil mi? Bu gözlemlerimi hangi yaratıcı biçimlerde kaleme alabilirim?

•  Evim dediğim yerin flora ve faunasını nasıl onurlandırabilir ve koruyabilirim?

• Yakınımda tehlikede olan doğa unsurları neler? Ben- acemi doğa yazarı- sesi duyulamayan varlıkların, bitki ve hayvanların  dili olabilir miyim?

• Özüme dönme olanağına kelimelerle ulaşabilir miyim?

Doğada olmak, bazen arka sokakta yürürken köşede yeni tomurcuklanmış bir bitkiyi, bir kuş yuvasını farkedebilmeyi, bulut oyunlarını görmek için kafamızı bir an için göğe uzatmayı da içerir. Ayrıntıları zihnimize kazımak, not alarak hepsini bir araya getirmek ve ardından doğa yazımızı tamamlamak doyumsuz bir keyfe dönüşebilir. Denemelerimiz, hikâyelerimiz, imgelerimiz gezegenimizi kurtarabilir mi? Kurduğumuz cümleler onlarca yıl sonra evrende yankılanabilir mi? Bunu bilmiyorum.

Modern yaşamın artan karmaşıklığı gereksinimlerimizin ötesine taşan isteklerimizle hayatı daha çözümsüz bir bulmacaya dönüştürdü.  Doğayı yazmak, doğa günlüğü tutmaya başlamak belki de kaybettiğimizi sandığımız o efsunlu dünyayla yeniden bağlantı kurmamıza fırsat olabilir. Mizahı yazıya katmak ve yalınlaşmak uzun zamandır insanlığın ruhuna çökmüş olan maneviyat eksikliğini bir nebze giderebilir mi? Doğa ile ilgili daha çok ve daha çeşitli şekillerde betimlemeler yapmak onunla ilgili farkındalığı geliştirebilir mi? Deneyip başaramadıklarımızdan ziyade hiç denemediklerimiz değil mi bizi pişmanlıkla kavuran? Neden olmasın o zaman?

Gamze Haklı Geray – edebiyathaber.net (27 Ağustos 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r