Dilvin Gerçek: “Asıl olan her zaman biziz”

Ağustos 3, 2026

Dilvin Gerçek: “Asıl olan her zaman biziz”

Söyleşi: Mehmet Özçataloğlu

Romanlarında kadınların toplumsal yaşamda başına gelenlere karşı umutlarını yeşertmeye çalışan Dilvin Gerçek’le Edisyon Kitap’tan yayımlanan son romanı Seni Ben Çağırmadım üzerine söyleştik.

Kitapta olaylardan daha çok karakterlerin baskın olduğunu gördüm. Okur kitap boyunca karakteri okuyor, analist bir yaklaşım söz konusu. Bana katılır mısınız?

Katılmamam mümkün değil. Her insan en az parmak izi kadar farklı birbirinden. Ancak iyi ya da kötü yaşananlar, en azından bıraktığı izler doğrultusunda aynı oluyor sonunda. Olaylar ve bunlara gösterdiğimiz refleks ile çizdiğimiz yol haritası karakterimizi, bakış açımızı, yolumuzu şekillendiriyor. Ardından gelişmiş, değişmiş hallerimiz karşılıyor yeni olayları. Ana maddem karakterler, onların psikolojisi ve iç dünyaları. Olaylar benim için daha çok figüran olarak konumlanıyor. Yaşamak dediğimiz şey de başımıza gelenlerden, yaptığımız gözlemlerden aldığımız dersler doğrultusunda yüzleşeceklerimiz ile başa çıkma sanatı değil mi zaten? Yani asıl olan her zaman biziz.

Rüya, başarısız bir evlilik yapmış, ayağa kalkmak istese de o başlangıcı bir türlü gerçekleştiremeyen bir karakter. Rüya’nın, yaşadığımız toplumda genele yayabileceğimiz bir karakter olduğunu düşünüyor musunuz?

Ne yazık ki öyle. İnsan ilişkilerinin bu denli bozulduğu bir dönemde beni duraksız olarak yazmaya iten en büyük derdim bu, yanlış seçimler, bitişmeler insanın geleceğini karartacak noktalara getirebiliyor konuyu. Bireysel hayatını kurmadan, kendini gerçekleştiremeden tek başına ayakta duramamak, evsizlik, aidiyetsizlik hâli, bunların üstesinden gelmeden nefes aldırmıyor kişiye. Rüya’nın yaşadıkları gibi… Toplumumuzda bu durumun kadınlar için son derece yaygın ve oldukça zor baş edilir bir başlık olduğunu düşünüyorum.

Boran konusuna gelince… Okur, Boran’la tanıştığında karakter yapısından nefret edebilir ya da daha yumuşak bir ifadeyle hoşlanmayabilir. Fakat kitabın sonunda onun da gizli bir hikâyesi olduğu ortaya çıkıyor ve muhtemel olarak okurda farklı bir hissiyata neden oluyor. Neler söylersiniz bununla ilgili?

Okuyan herkes hayatının bir döneminde maruz kaldığı Boran’dan nefret edecek diyebilirim rahatlıkla. Ya da kendi Rüya hâlinden. Ki bu tür yorumlar alıyorum şimdiden.

Boran tam olarak söylediğiniz şekilde can buluyor hikâyede. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi; anlaşamadığımız, zarar gördüğümüz ya da sadece bize uygun olmadığını düşündüğümüz insanları hayatımızdan çıkarıp yola devam etmek yerine, anlamsız bir bağımlılık hâliyle, sürüklüyoruz peşimizden. Asıl sürüklenen kim, belli değil. Yalnız kalma duygusunun, sevginin dahi önüne geçmesi, özünde istemediğimiz yaşamlara sürükleyebiliyor bizleri. Öte yandan bu çekmecenin içini öyle bencil bir yerden dolduruyoruz ki karşımızdaki kişinin ne yaşadığı, neden bu hâle geldiği kısmı, mevzu bahis bile olmuyor nazarımızda. Oysa hayatta her şeyin bir sebebi var. Ve her nevi ilişkide eğriler de doğrular da en az iki kişilik ortak bir payda.

“Bu topraklarda kim istediği bahçede yeşerebiliyor ki?” demişsiniz. Etrafıma bakınca doğru ve iddialı bir tespit bana göre de. Peki, neden böyle sizce?

Bu; kendi özelinde uzun uzun tartışarak konuşmayı gerektirecek bir mevzu.En küçük ancak en önemli toplumsal yapı olan aileden başlamak kaydıyla; içine doğup büyüdüğümüz toplumun sosyokültürel, ekonomik, politik tüm ezberleri bizi kalıplaşmış bir bileşene itiyor. Ne yazık ki; doğruları, gerçekleri ve dahi kendimizi öğrenmemiz azımsanamayacak kadar uzun yıllarımızı alıyor.

Son Sardunya’da Tuana, Leyla Geçidi’nde bir masa etrafında toplanmış beş kadın ve şimdi de Rüya. Kurguda öne çıkanlar hep kadın ve benzer yaşanmışlıklara sahipler. Sizi bu karakterleri yazmaya yönlendiren nedir?

Yukarıda da bahsettiğim gibi; şartlar hayli değişik olsa da özellikle kadın tarafında yaşanılanlar, neticeyi değiştirmeyecek nüanslarla hep aynı. Yeni kuşaklarda bunun yavaş yavaş kırılmak üzere olduğunu gözlemlesek de bu zamana kadar hep böyle geldi. Ülkemizde kadın birçok yönden sıkışık vaziyette. Henüz kendini tanıyamadan, nerede duracağı belli bir çarkın içinde isyan edeceği ana kadar (şayet edebilirse) oradan oraya savruluyor. Ben okuru “Bu bir tek benim başıma geldi,” sarmalından çıkarmak istiyorum. Bir kişi bile romanlarımda, bazı şeyleri fark edip, içinde derinlere gömülmüş umudunu yeşertebilirse ne mutlu bana.

Fakat son romanım “Seni Ben Çağırmadım” için, yazarı olarak söyleyebileceğim en önemli husus; bunun aslında Rüya’nın değil, baştan aşağı Boran’ın hikâyesi olması. Rüya her ne kadar baskın rol alsa da örgüde; okuduğumuzun bütünü, Boran’ın kendisini ve yaptıklarını onun üzerinden çözümleyebilmesinin hikâyesi. Çünkü statüsü ne olursa olsun (anne, abla, kardeş, eş, hayat arkadaşı) bir adam ancak hayatının üzerinde gezen bir kadın eli ile yüceltebiliyor kendisini.

“Her rüya, yaşamayı ıskaladığımız bir gerçeğin habercisiydi aslında…” diye başlıyor kitap. Rüyaların böyle bir etkisi olduğuna inanıyorsunuz o halde.

Kurgu bunu gerektirdiği için, bu hikâye özelinde elbette koşulsuz inanıyorum. Rüya; zihnimizin, dışarıdan müdahale olmaksızın, içini özgürce dökebildiği tek alan. Benim tanımıma göre; bazen gerçekleri bazen gerçekleşememişleri ama çoğunlukla en egemen duygularımızı tüm çıplaklığı ile yüzümüze çarpma şekli.

Son olarak okurlarınıza vereceğiniz bir müjde, yeni bir kitap hazırlığı var mı? Varsa benzer bir karakter mi okuyacağız yine?

Henüz çok erken olmakla birlikte; beşinci romanımın sinopsisi hazır. Hatta girizgâhın da iki, üç sayfası kaleme döküldü. O kadarıyla beklemeye aldım. Uzunca bir yazma ve demlenme aşaması olacak. Şu an için yoğun okuma sürecindeyim. Dört romanımı da okumuş ve yazılarımı takip eden okurlar için bu defa hikâye hiç beklenmedik bir köşeden gelecek.

Yorum yapın