
David Cali’nin Üç Tekerlekli Kütüphane adlı kitabı Günışığı Kitaplığı tarafından yayımlandı. Yazarla kitabı üzerine konuştuk.
Söyleşi: Ada Demir
Günışığı Kitaplığı tarafından yayımlanan 6.kitabınız Üç Tekerlekli Kütüphane’de İtalya’nın tüm sıcaklığını kucaklıyoruz; yiyecekler, sohbetler, güneş, renkler… Sizce, kitabın atmosferi, kelimelerin çizimlere bu denli yansıması, okumayı nasıl etkiliyor/dönüştürüyor?
Umarım hikâye ve atmosferi, okuru Sicilya’yı biraz daha tanımaya teşvik eder. Çocukken hep seyahat edebilmenin hayalini kurardım, şimdi gerçekten seyahat ediyorum ve bu deneyimi paylaşıp belki bugünün çocuklarını da bu hayale yöneltebiliyorumdur.
Dario’nun üç tekerlekli kamyoneti, kitapları raflardan indirip yollara çıkarıyor. Kitapların “yerinde durmak” yerine dolaşması durumuyla, kütüphane fikrini gezici olarak yapan biriyle karşılaştınız mı?
Ben 20 yaşındayken, İtalya’da askerlik hâlâ zorunluydu ama iki seçenek vardı: orduya girmek ya da sivil hizmet. Ben ikincisini seçtim. Farklı hizmetler sunan bir halk kütüphanesinde çalıştım. Bunlardan biri de bir “kütüphane otobüsüydü”. Üç tekerlekli bir araç değildi, bir minibüstü. Kış aylarında, kütüphanesi ya da kitabevi olmayan küçük kasabaları dolaşırdık. Sabah çok erken yola çıkar, günde üç okulu ziyaret ederdik. Çocuklar bizi gördüklerinde çok mutlu olur ve kitap ödünç alırlardı.
Üç Tekerlekli Kütüphane, köy köy gezen gerçek kütüphanecilere de selam gönderiyor. “Gezici kütüphane” fikri sizce neden bu kadar romantik ve “zor” bir anlama sahip/anlam taşıyor?
Bence günlük hayatımızda insan dokunuşuna ihtiyacımız var. Günümüzde hepimiz kitapları internetten sipariş edebiliyoruz; bu elbette pratik ve hızlı. Ama aynı zamanda biraz da sosyal iletişimden uzak bir deneyim.
Dario’nun her kasabada insanlara tam ihtiyaçlarına göre kitap vermesi, domates yetiştirmek isteyen albaya başka, deniz canavarlarını seven çocuğa başka… Okuduğumuz türler okuma alışkanlığımızı nasıl besler?
Okumayı günlük bir besin gibi görüyorum. Nasıl ki her gün aynı şeyi yemiyorsak, her zaman aynı türde kitaplar da okumayız. Günün, haftanın ya da yılın farklı zamanları için farklı yiyecekler vardır. Kitaplar da böyledir. Bazen bilimkurguya, bazen tarih üzerine kurgudışı kitaplara ihtiyaç duyarım; tıpkı bazen makarna, bazen de risotto pişirmem gibi.
Dario kitapları sadece dağıtmıyor; insanların okuduklarını geri alıp başkalarına ulaştırıyor. Bilginin paylaşıldıkça çoğalması fikrini özellikle küçük yaş grubuna anlatmanın en etkili yolu/yolları hakkında neler düşünüyorsunuz?
Bence çocukların, çok farklı türlerdeki kitaplar arasından seçim yapma şansı olmalı. Bir kitap ilgini çektiğinde ve ona tutkuyla bağlandığında, onu zaten kendiliğinden paylaşırsın. Biz yetişkinlerin (ebeveyn ya da öğretmen, fark etmez) paylaşabileceği şeylerden biri de sesli okumadır. Bunun çocuklar için çok büyük bir armağan olduğunu düşünüyorum. Öğretmenimin ya da bir hocanın bize kitap okuduğu anları hâlâ hatırlıyorum.
Türkiye’de daha önce yayımlanmış 5 kitaplık bir diziniz daha var. Okuldaki Hayalci. Henri’nin bu uzuuun serüvenlerini hem keyifle hem de merakla okumuştum. Bu bol resimli iş birliğinizden yola çıkarak sormadan geçmek istemedim. Sizce, sözcükler mi resimleri resimler mi sözcükleri şekillendiriyor?
İlk kitapta oldukça klasik bir çalışma sürecimiz vardı: Hikâyeyi ben yazdım, Benjamin Chaud da resimledi. Ancak sonraki kitapların tamamı sipariş üzerine üretildi. Chronicle’ın editörü bize bir başlık ve geliştirmek istediği bir tema veriyordu. Ben bir ya da iki hikâye taslağı hazırlarken, Benjamin de aynı anda eskizler çizmeye başlıyordu. Ortaya çıkan sonuç, bir jam session’dan (doğaçlama buluşmasından) sonra oluşan bir şarkı gibiydi. Bu yüzden kendimize—ben, Benjamin, Chronicle’dan Naomi ve ajansımızdan Debbie— “müzik grubu” diyorduk.
Henri demişken, bu şaşkın öğrenci Türkiye’de yediden yetmişse çok sevildi. Kelimelerin büyüsü hayal gücünün sihriyle birleşince aksi mümkün olamazdı sanırım… Bu “hayalbaz” öğrencinin maceraları nasıl ortaya çıktı?
Bir gün, hiçbir sebep yokken, ödevimi yapmamış olmam için aklıma gelen bazı bahaneleri yazmaya başladım. Bu benim için aslında tuhaftı; çünkü ilkokuldayken oldukça uslu ve çalışkan bir öğrenciydim. Ödevlerimi hiç aksatmazdım, dolayısıyla bahane uydurmaya da ihtiyaç duymazdım. Yine de beş, altı tane yazdım ve bunlarla bir kitap yapmayı düşündüm ama yeterli olmadıklarını fark ettim. Bunun üzerine yaklaşık kırk tane bahane uydurdum ve sadece en iyilerini seçtim. Hikâyelerdeki mizahın temelini ise dev robotlar, uzaylılar gibi tutkularım oluşturuyor.

















