
“Uyumak istiyor ama üşüyor kuş, gövdesindeki titremelerden belli. Onu, örtünün kenarından tutup sobanın yakınına taşıyacaklar, usul usul sallayacaklar, bir iki kez gözlerini açıp uyumaya direnecek güvercin, ama uyuyup dinlenmesi, iyileşmesi gerek, bunu bildikleri için giderek daha hızlı sallayacaklar kuşu, ‘hadi uyu, hadi uyu’ diyecekler.”
Sezer Ateş Ayvaz ödüllü, usta bir yazar. Alakarga etiketiyle uzun bir aradan sonra tekrar okuruyla buluşan Küllenmiş Bir Kuşu Yakalamak. Darbelerin darmadağın ettiği, çoğun hapishanelere savurduğu yaşamlara odaklanıyor. Darbelerin yarattığı onulmaz travmalarla, gözaltında ya da darbe günlerinin karanlık sokaklarında kaybettikleri sevdiklerinin yasıyla baş etmeye çalışan kahramanlar, iç dünyalarıyla birlikte savruldukları gündelik yaşam gaileleri altında ezilirken o kadar canlı resmediliyor ki, Ayvaz’ın neden ödüllü bir yazar olduğunu, yazınımızda neden saygın bir yer tuttuğunu anlıyorsunuz.
Darbe yıllarını, o kasvetli dönemi kaleme alan başkaca yazarlarımız da vardır elbet. Bir dönemi, özellikle toplumsal belleğimizde derin yarıklar açan bir dönemi anlatmak, döneme tanıklık eden aydınlarımızın boynunun borcudur da diyebiliriz. Ayvaz, sadece tanıklık ettiği dönemi anlatmakla kalmıyor, ortaya son derece yetkin bir edebiyat da koyuyor. Girişteki alıntı “Bir Tenorun Tutuklanmadan Önceki Son Günü” isimli öyküden. Öyküde üç kız kardeş, pencerenin önünde bir güvercin buluyorlar. Can çekişen güvercini, yani umudu sarıp sarmalıyorlar, yaşatmaya çalışıyorlar ama ölüyor güvercin. Anne babanın dişçiden eve dönmeleriyle birlikte içeri dolan soğuk hava, yani gerçek dünyayla birlikte titriyor çocuklar. Annenin zonklayan dişi gitmiş, gerçek dünya alacağını almıştır. Mahalleye umut dağıtmaya çalışan tenor da finalde polis sirenleri eşliğinde gözaltına alınır. Darbenin ezip geçtiği binlerce aileyi, darbe kelimesi geçmeden böyle bir metaforla anlatabilmek ustalık değil de nedir?
Ayvaz, kısa ama etkili öykülerinde, hikâyenin çemberini bir yerinden açıp okuru içeri hapsediyor. Çemberin çeperlerini el yordamıyla takip ediyor okur. Çember kapanıp öykü bitene kadar da merak duygusunu üst seviyede tutarak okuru tamamen avucunun içine alıyor. Ancak son satırla birlikte çember kapanınca okur hikâyenin tamamına vakıf olabiliyor.
“Parkta, şimdi kadınların oturduğu bank bomboş, karşımda salıncakların iplerine tutunmuş sallanan iki çocuktan biri bağırıyor korkuyla, yanında büyükannesi olacak yaşta bir kadın, ağlayan çocuğu yatıştırmak isterken yerimden hızla kalkıyorum, ellerim istemsizce gökyüzüne uzanmış, salkım saçak bulutların arasından elime düşen barbunya tanesini yakalıyorum, sımsıkı kapatıyorum avucumu.
O mucizevî taneyi hızla fırlatıyorum çocuğa…”
Burada, havada uçan barbunya tanesi ile kapatıyor örneğin, Mektup Kutuları Bomboş isimli öykünün çemberini.
Öykü evreninin ana akım anlatım tekniklerinden birisi de eksiltili anlatım tekniğidir. Ayvaz, bu tekniği bütün öykülerine son derece ustaca yedirmiş. Yukarıda sözünü ettiğim çember benzetmesi de bu tekniğin ustalıkla kullanılmasının bir yansıması. Kod Adı Fare isimli olağanüstü öyküsünü de şöyle bitiriyor örneğin:
“Eve dönecek.
Süren bir konuşmanın devamı gibi, ‘Bugün Pazar,’ diye, bağıracak…
Birdenbire.”
Öykünün büyüsünü bozmamak için keşfi sevgili okurlarımıza bırakıyorum.
Küllenmiş Bir Kuşu Yakalamak, öykü severler için bir armağan. Ülke tarihimizin kasvetli dönemlerini, zengin hayal gücünde mayalayıp düşsel, dokunaklı hikâyelere eviren Sezer Ateş Ayvaz’ı yıllar sonra tekrar okumak son derece değerli.
Keyifli okumalar…
















