
“Bana saz çalar mısın Mete?”
Çocuk ve gençlik edebiyatında yer alan ergenlik anlatılarına baktığımızda sıklıkla etrafına görünmez bir güvenlik ağı örülmüş hayatlarla karşılaşırız. Dış dünyadan yalıtılmış, kahramanların yalnızca kendi büyüme sancılarına odaklanabildiği o dışa kapalı serüvenler kadar; korunaklı okul koridorlarında yaşanan “görünürlük” krizleri, konforlu odalarında sadece kendi hobilerine ve ilk aşklarına odaklanma lüksüne sahip kahramanlar ya da sıcak aile sofralarında tatlıya bağlanan ufak tefek anlaşmazlıklar bu türün alışıldık motifleridir. Günümüz kent hayatının bir gerçeği olan, ebeveynlerin kariyer ve iş yoğunluğundan kaynaklanan “korunaklı ama yalnız” çocukluklar da hikâyelerde sıkça yer bulsa da karakterlerin sırtını yaslayabileceği maddi bir güvence hep hissedilir. Ancak Mine Soysal, Daralan adlı kitabında edebiyatın bu konforlu, orta sınıf alanını terk ediyor. Kendimizi, işsizlikten bunalıp evde sürekli hırgür çıkaran babasının kahveye gitmesini sabırsızlıkla bekleyen çocuklarla, başkalarının evini temizlemekten beli bükülen annelerle ve gencecik yaşta boylarından büyük sorumlulukların altına giren gençlerle baş başa buluyoruz. Soysal, bizi kentin çeperindeki bir gecekondu mahallesine götürüyor ve yoksullukla “daralan” dünyalarını sevgiyle genişletmeye çalışan bir ailenin mücadelesiyle ortak ediyor.
Baş karakterimiz Mete, ortaokulu tamamlayıp yaz tatiline girdiğinde onu bekleyen şey bir macera ya da dinlence olmuyor. Annesinin temizlik için gittiği son evden yürüyemez hâlde dönmesi üzerine felçli ablasının tüm fiziksel bakım yükü, o “kaldır kondur” işleri bir anda Mete’nin omuzlarına yükleniyor. Duvar ustası olan babası ise eve üç beş kuruş girebilsin diye beğensin beğenmesin her işe koşmak zorunda. Hane içindeki iş bölümünün sınıfsal konumdan nasıl doğrudan etkilendiğini, yoksulluğun ilk gençliğin “boş zamanını” nasıl gasp ettiğini okuyoruz Daralan’da. Çünkü bu evde rolleri belirleyen şey kültürel kabuller ya da pedagojik doğrulardan ziyade ekonomik zorunlulukların kendisi oluyor.
“Yama” Olmak
Bu ekonomik darboğazın içinde büyümeye, yaşıtları gibi sadece bir “ergen” olmaya çalışan Mete, kendini bu ailenin içinde bir “yama” gibi hissetmektedir. Bu eğreti hissetme hâli, yoksulluğun getirdiği çaresizlikle birleşince Mete’yi adım adım takip eden acımasız bir iç sese dönüşür. Kendisini sürekli eleştiren, hor gören, attığı her adıma kulp takan ve onu ikiyüzlülükle itham eden bu yargıç iç ses, o büyük “daralma” hâlinin zamanla katlanılamaz bir boyuta ulaşmasının sonucudur.
Ancak Mete’nin zihnindeki fırtınalar içe dönük bir buhran olarak kalmaz, metnin satır aralarında yoksulluğun doğasına dair bir sorgulamaya dönüşür. Mete’nin kendini bir “yama” gibi hissetmesi, aslında ailesinin hayatın içinde üstlendiği o eğreti ve güvencesiz rolün bir yansıması gibidir. Alışılagelen ve makbul görülen hayatların dışında kalan anne ve babası; başkalarının hayatlarındaki boşlukları doldurmak, ev temizliğine ya da günübirlik işlere giderek gündelik hayatın açıklarını “yamamak” zorundadır. Annesinin, başkalarının evini temizlemesi Mete için bir sorgulamaya dönüşür: “Neden benim annem hizmetçilik yapmak zorundaydı? Bu dünyada her insanın yapabileceği gündelik işler için neden başkaları çalışıyordu?” Aynı sorgulama, eski bir duvar ustası olan babasının işsizliği üzerinden de devam eder. Vasıflı bir işçinin mesleğinden koparılıp bulduğu işe koşturmak zorunda bırakılması Mete’nin içini kemirir: “Babamın hep yakındığı şu işsizlik nasıl bir şeydi ki, ansızın ortaya çıkıp evleri, insanları ele geçiriyor, yiyip yutuyordu? Bir işin ehli olan bile işsiz kalabiliyorsa, diğerleri ne yapsındı?”
Toplum, yoksullara bu çaresizliği kabullenmeleri için hep “ekmeğini taştan çıkarmayı” öğütler. Oysa Mete romantize edilmiş bu deyimin ardındaki gerçeği görür: Ekmeğini taştan çıkarmak dedikleri şey, aslında üç kuruş için el kapısında boyun eğip her buyrulanı yapmak, başkalarının hayatlarına iliştirilmiş eğreti bir yama olmaya razı gelmek midir?
Yeni “Boğazlar”
Mete’nin hayatı, o yaz tatilinde karşılarına taşınan yeni aileyle birlikte değişmeye başlar. Annesinin yeni komşulardan bahsederken kurduğu cümle, yoksulluğun gündelik dilde yer etmiş en sınıfsal ifadelerinden biridir: “İki oğlan, bir kız; beş boğazlarmış.” Aile bireylerinin evlat, kardeş ya da birey olarak değil de karınlarının doyurulması gereken birer “boğaz” olarak tarif edilmesi, ekonomik altyapının insanı nasıl salt hayatta kalma güdüsüne indirgediğinin bir özeti gibidir.
Beş kişilik bu yeni aile; Mete’nin yaşıtı Ömer ile maruz kaldıkları sistematik şiddetten ailesini çekip kurtarmaya çabalayan bir anne, ev ekonomisinin belini doğrultmak için zorla evlendirilecek bir abla, iş kazası sonucu malulen emekli olmuş “zebella” bir baba ve işsiz, şiddet yanlısı bir abiden oluşur. Ömer, romandaki kilit karakterlerden biridir. Öyle ki Mete’nin bu çocukla kurduğu muğlak ilişki, okur olarak bizi de ahlaki bir ikilemde bırakır. Mete, Ömer’e yardım etme isteğiyle onun karanlık sorunlarından kaçıp kurtulma arzusu arasında bocalarken; biz de kendimizi Ömer’in her “kötü” davranışına travmatik bir kılıf ararken buluruz. Çünkü Ömer Mete’ye iftira attığında bunu sırf evde dayak yememek için yapmıştır; okulda adı “yalaka”ya çıkmıştır, çünkü yalnızca kabul görmek ve bir yere ait olmak ister; yalan söyler, çünkü evdekileri abisinin hışmından koruması gerekir. Biz de tıpkı Mete gibi, olan bitenler karşısında pozisyon almakta zorlanırız. Mete, şiddet mağduru bu çocuğa nasıl yaklaşması gerektiğini çözmeye çalışırken biz de onunla beraber duygular içinde salınırız. Bir öfke anında Mete’nin Ömer’e kaldırdığı yumruğun ucunda “zeballa” ve Ömer’in hırt abisi beliriverir; Ömer kendisine yetişemesin diye adımlarını sıklaştırdığında arkasından duyduğu düşme sesine, kazada beli kırılan ablasının bağırışları karışır; Ömer’in üzerine sinen ve her yerden kendini duyumsatan o yoksulluk kokusunun yarattığı mide bulantısı yerini derin bir utanca bırakır. Ömer’inse istediği tek bir şey vardır: Mete’ninki gibi bir hayata sahip olmak. Mete’nin sıklıkla kaçma fantezileri kurduğu ev, Ömer için bir hayaldir. Bu hayalin peşinde çırpınan yalancı, ispiyoncu, yalaka Ömer, Mete’nin gizli saklı yerlerindeki kilitleri keşfedip açmasına yardım ettiğinin farkında bile değildir. Karşımızdasevgiye aç, masum bir çocuk vardır. Bizde oluşan bu duyguya zamanla Mete de ortak olacaktır.
Daralma
Kitaptaki “daralma” metaforunu tersyüz eden ilk hamle, Mete’nin psikoloji okuyan teyzesi Feride’nin o yaz ziyaretlerine gelmesiyle yaşanır. Annelerinin ailesinde okuyan tek kadın olan, başına buyruk ve mücadeleci teyze Feride; sadece komşu kızının zorla evlendirilmesine karşı bir kavga başlatmakla kalmaz, felçli yeğeni Ayşe’nin hayata katılması için de ciddi bir çaba içine girer. Feride gelmeden önce, Ayşe bahçeye çıkamıyor diye tüm aile âdeta onun yalıtılmışlığına ortak olmuş, gönüllü olarak evin içine, dört duvar arasına hapsolmuştur. Bu durum, ailenin dış dünyayla temasını da yok denecek kadar aza indirmiştir. Feride’nin gelip Ayşe’yi bahçedeki sedire taşıtması, basit bir yer değişikliğinden öte, ailenin ve özellikle Ayşe’nin yüzünü dış dünyaya, sokağa ve hayata dönmesi demektir.
Feride hem Ömer’in hem de Mete’nin ailesini o daralan dünyalarından çıkarıp mücadeleye katan bir katalizördür. Ancak bu uyanışın salt bir “bilinçlenme” olmadığı ortadadır. Polisin töreyi olağan görmesini, aile içinde yaşananlara karşı vurdumduymazlığını, çaresiz insanları katilleriyle aynı eve dönmeye mahkûm ettiğini görmek yalnızca bilgi eksikliğiyle açıklanamaz. Devletin sosyal bir hak olarak sağlaması gereken tekerlekli sandalyeye sırf maddi imkânsızlıklardan dolayı erişemeyen, beli koptuğu hâlde temizliğe gitmek zorunda kalan, gündelik işlerde ömür tüketen bir ailenin o “kurtarıcı bilgiye” erişim kanalları sistem tarafından en başından kapatılmıştır. Feride’nin o eve bir umut getirebilmesinin nedeni sadece zihinsel bir aydınlanma yaşaması değil; bir şekilde üniversiteye giderek o ekonomik cenderenin (altyapının) dışına çıkabilmiş, bilginin üretildiği alanlara (üstyapıya) erişebilmiş olmasıdır. Yoksulluğu yaratan dış etkenleri değiştirmek için sadece bilmek yetmez; bilginin eyleme dönüşmesini sağlayacak mekanizmalara, dayanışmaya ve altyapıyı dönüştürecek örgütlü bir hak talebine ihtiyaç vardır.
Mine Soysal, Daralan ile okuru kişisel kurtuluş masallarına inandırmaya çalışmaz; sınıfsal eşitsizliği, yoksulluğun tahribatını ve ergenlik sancılarını muazzam bir dengeyle harmanlarken, okurları bireysel buhranların ötesine geçip yanı başımızdaki görünmez hayatlara bakmaya davet eder. Romanın sonunda çözüm yollarını işaret eden ışıklar birer birer yanmaya başladığında, iki ailedeki tüm o “daralan”ların ulaştığı yer aynıdır: “Şimdi içimiz rahat. Biz çoğuz, o tek. Biz bir aradayız, o yalnız. Artık hiç korkmuyoruz.”
Daralan, Mine Soysal, Günışığı Kitaplığı, 2017.



















