Calvino’da Yazılmış ve Yazılmamış Olanın Etiği Italo Calvino’nun Yazılmış Dünya ve Yazılmamış Dünya’sı Üzerine | Ümit Yılmaz

Ocak 17, 2026

Calvino’da Yazılmış ve Yazılmamış Olanın Etiği Italo Calvino’nun Yazılmış Dünya ve Yazılmamış Dünya’sı Üzerine | Ümit Yılmaz

Yazı Bir Fetih Değil, Bir Dikkat Biçimidir

Kitabı kapattığımda geriye kalan şey bir fikirden çok bir duruştu. Italo Calvino’nun Yazılmış Dünya ve Yazılmamış Dünya’sını okurken insanın zihninde gürültülü bir sonuç oluşmaz; tersine, dikkatle korunmuş bir sessizlik yerleşir. Bu sessizlik bir eksiklikten doğmaz. Aksine, Calvino’nun yazıya biçtiği etik rolün doğal sonucu gibi durur. Yazı, onun için dünyayı kuşatmakla görevli bir araç değil; dünyayla mesafesini bilen bir bilinçtir.

Bu bilinç, Calvino’nun yazının dünyaya yönelişini bir egemenlik ilişkisi olarak değil, ölçülü bir yakınlık olarak düşünmesinde somutlaşır. Yazmak, dünyayı ele geçirmekten önce, onunla mesafeli bir temas kurmaktır. Bu tutum, kitabın başından itibaren açıkça dile getirilir:

“Dünya ile yazı arasındaki ilişki, hiçbir zaman mutlak bir örtüşme değildir; yazı, dünyaya yaklaşır ama onun yerine geçmez.” (s. 12)

Bu cümle, Calvino’nun temel etik varsayımını açığa çıkarır. Yazı, dünyayı temsil ettiğini iddia ettiği anda sorumsuz bir konuma sürüklenir. Temsil iddiası, yazıyı kaçınılmaz olarak kapsayıcı ve tüketici bir pratiğe dönüştürür. Bu nedenle yazının görevi, dünyayı tüketmek değil, onu ayırt edilebilir kılmaktır. Yazı seçer; seçtiği ölçüde anlam üretir.

Bu seçicilik, Calvino’nun sıkça vurguladığı “dikkat” kavramıyla birleşir. Dikkat, her şeyi söyleme arzusuna karşı bir direnç biçimidir. Yazının ahlakı, tam da bu dirençte yatar:

“Yazmak, her şeyi söylemek anlamına gelmez; aksine, söylenmesi gerekenle gereksiz olan arasındaki sınırı gözetmeyi gerektirir.” (s. 18)

Burada “yazılmamış dünya”, bir eksiklik ya da boşluk değil; yazının bilinçli olarak koruduğu bir alan olarak tanımlanır. Calvino’ya göre metnin değeri, yalnızca içerdiği anlamlarda değil, aynı zamanda bıraktığı boşluklarda da ölçülür. Yazı, susarak da konuşur.

Bu etik mesafe, yazının dünyadan elini çektiği anlamına gelmez. Aksine, Calvino yazıyı sürekli tetikte duran bir bilinç olarak düşünür. Yazı, dünyayı doğrudan yargılamaz; fakat onu gözden de çıkarmaz. Bu ikili tutum, kitabın merkezindeki gerilimi oluşturur:

“Yazı, dünyayı açıklamak için değil, onunla yaşanabilir bir ilişki kurmak için vardır.” (s. 24)

Bu ilişki, çözüme ulaşan bir uzlaşma değildir. “Yazılmış” ile “yazılmamış” arasındaki gerilim, bilinçli olarak açık bırakılır. Çünkü bu gerilimin ortadan kalkması, yazının kendisini mutlaklaştırması anlamına gelir.

Calvino’nun “ölçülülük” ısrarı, bu noktada belirleyici hale gelir. Yazının erdemi, cesarette değil; ayırt etme disiplininde yatar:

“Aşırılık, yazının düşmanıdır; yazı ancak sınırlarını bildiğinde sorumlu olabilir.” (s. 31)

Bu cümle, yazılmamış dünyanın etik statüsünü netleştirir: Yazılmamış olan, çoğu zaman yazının eksikliği değil; onun bilinçli sonucudur. Yazı, ancak sınırlı olduğunda dünyaya karşı sorumluluk üstlenebilir.

Ne var ki Calvino’nun bu etik kurgusu, kitabın içinde bilinçli bir açıklık da bırakır. Yazılmamış olan her zaman seçilmiş midir? Yoksa bazı sessizlikler, yazının erişemediği toplumsal ve tarihsel alanları görünmez mi kılar? Calvino bu soruyu yanıtlamaz; fakat onu askıda bırakır:

“Her sessizlik bir erdem değildir; ama her söz de gerekli değildir.” (s. 37)

Bu cümle, Yazılmış Dünya ve Yazılmamış Dünya’nun eleştiriye açılan kapısıdır. Kitap, bu sorunun etrafında dolaşır; onu kapatmaz. Bu açıklık, metnin zayıflığı değil, tartışmaya davet eden gücüdür.

Anlatıcı Bir Ses Değil, Bir Konumdur

Anlatım Kişileri Üzerine

Yazılmış Dünya ve Yazılmamış Dünya’da anlatıcı meselesi teknik bir anlatı problemi olarak ele alınmaz. Calvino için soru “kim konuşuyor?” değildir; asıl soru nereden konuşuluyor? Anlatıcı, psikolojik bir karakter ya da tarafsız bir aktarım aygıtı olmaktan çok, yazının dünyaya karşı aldığı etik konumun adıdır.

Calvino bu ayrımı özellikle vurgular:

“Anlatıcı, metnin içinde yer alan bir kişi değil, metnin dünyaya karşı aldığı tavrın ifadesidir.” (s. 44)

Bu cümle, anlatıcının statüsünü kökten değiştirir. Anlatıcı artık hikâyenin öznesi değil, yazının sorumluluğunu taşıyan bir konumdur. Bu nedenle anlatıcının gücü bildiklerinden değil, sınırlarını bilmesinden kaynaklanır. Calvino’nun anlatıcısı her şeyi bilen bir otorite olmayı reddeder.

Bu reddiye bilinçlidir. Çünkü her şeyi bilen anlatıcı, dünyayı açıklamaz; onu basitleştirir. Calvino’nun anlatıcısı, bilmediğini saklamaz; tam tersine, onu görünür kılar:

“Anlatıcı, bildiğini söylediği kadar, bilmediğini de gizlememelidir.” (s. 47)

Bu kabul, anlatının zayıflığı değil, yazının etik gücüdür. Anlatıcı geri çekildikçe, okur için bir düşünme alanı açılır. Yazı, okuru yönlendiren bir ses olmaktan çıkar; okurla birlikte düşünmeyi teklif eden bir yapıya dönüşür.

Bu noktada “yazılmamış dünya”, anlatıcının bilinçli suskunluğuyla ilişki kazanır. Anlatıcı her boşluğu doldurmaz; çünkü doldurmak, dünyayı metnin sınırlarına hapsetmek anlamına gelir. Calvino bu durumu açıkça dile getirir:

“Anlatının değeri, her şeyi açıklamasında değil, okura düşünme alanı bırakmasındadır.” (s. 49)

Bu alan yalnızca estetik bir boşluk değildir; aynı zamanda okura devredilmiş bir etik sorumluluktur. Okur, anlatıcının sustuğu yerde devreye girer. Böylece anlatı, tek yönlü bir aktarım olmaktan çıkar; paylaşılan bir dikkat alanı hâline gelir.

Calvino’nun anlatıcı anlayışı, “tarafsızlık” iddiasına da mesafeli durur. Tarafsızlık çoğu zaman etik bir erdem değil, sorumluluktan kaçmanın başka bir adıdır. Bu nedenle Calvino’nun anlatıcısı açıkça konum alır; fakat bu konum bir yargı dağıtma noktası değildir:

“Anlatıcı, hüküm vermek için değil, düzenlemek için konuşur.” (s. 51)

Bu düzenleme, dünyayı sadeleştirme çabası değil; onun karmaşıklığını taşınabilir kılma girişimidir. Anlatıcı dünyanın tamamını anlatamaz; ama anlatının sınırlarını dürüstçe gösterir.

Bu bağlamda “anlatım kişileri”, Calvino’da sabit figürler olarak değil, geçici duraklar olarak düşünülmelidir. Metin ilerledikçe anlatıcı konumu yer değiştirir, çoğullaşır, kimi zaman tamamen geri çekilir. Bu hareketlilik, yazının dünyaya tek bir bakış dayatmasını engeller.

Ne var ki Calvino bu etik anlatıcı modelini de mutlaklaştırmaz. Anlatıcının geri çekilmesi her zaman erdemli bir tercih değildir. Bu risk açık biçimde dile getirilir:

“Anlatıcının susması bazen bir erdemdir; bazen de bir kaçış.” (s. 53)

Calvino anlatıcıyı idealize etmez; onun sınırlarını da görünür kılar. Böylece anlatı yalnızca estetik bir yapı değil, aynı zamanda etik bir risk alanı olarak düşünülür.

Ölçülülük Bir Estetik Tercih Değil, Bir Yazı Etiğidir

Dikkat, Sınır ve Aşırılığa Direnç

Yazılmış Dünya ve Yazılmamış Dünya’da ölçülülük, biçimsel bir zarafet ya da stilistik bir ekonomi olarak ele alınmaz. Calvino için ölçülülük, yazının dünyaya karşı üstlendiği etik sorumluluğun adıdır. Yazı, ne kadar az söylediğiyle değil, neyi neden dışarıda bıraktığıyla anlam kazanır.

Calvino bu tutumu erken denemelerden itibaren açık biçimde formüle eder:

“Yazının görevi her şeyi söylemek değil, anlamlı olanı ayıklamaktır.” (s. 58)

Bu cümle, yazının temel eylemini tanımlar. Yazmak, eklemekten çok çıkarmaktır. Ayıklama, yazının dünyayla kurduğu ilişkinin merkezinde yer alır. Yazı, fazlalıklardan arındığı ölçüde dünyaya karşı dürüst bir konum alabilir. Aksi hâlde metin, açıklamak istediği dünyayı örtmeye başlar.

Bu nedenle Calvino, aşırılığı yalnızca politik ya da retorik bir sorun olarak değil, doğrudan etik bir tehlike olarak görür. Aşırılık, yazının dikkatini dağıtır; onu seçme yetisinden yoksun bırakır:

“Aşırılık, yazının dikkatini dağıtır; her şeyi söyleme arzusu çoğu zaman dikkat eksikliğidir.” (s. 61)

Bu noktada “dikkat” kavramı belirleyici hâle gelir. Dikkat, Calvino’da yoğunluk ya da coşku anlamına gelmez; tersine, sınır bilinci olarak ortaya çıkar. Yazı, sınırlarını bildiği ölçüde sorumlu davranabilir. Ölçülülük, yazının kendisini geri çekmesi değil, dünyaya karşı sabırlı bir mesafe kurmasıdır.

Bu etik çerçevede “yazılmamış dünya”, artık yalnızca estetik bir boşluk değil, yazının zorunlu tamamlayıcısı olarak düşünülmelidir. Her metin, kendi dışarıda bıraktıklarıyla birlikte anlam kazanır:

“Her metin, dışarıda bıraktıklarıyla birlikte var olur.” (s. 64)

Bu dışarıda bırakma rastlantısal değildir. Calvino için yazı, her zaman bir seçim pratiğidir ve bu seçimler, metnin ahlaki duruşunu belirler. Yazılmamış dünya, bu nedenle metnin gölgesi değil, onun etik sınırıdır.

Calvino’nun ölçülülük ısrarı, yazının kamusal etkisiyle de doğrudan ilişkilidir. Yazı, dünyayı değiştirme iddiasını yüksek sesle dile getirdiğinde, çoğu zaman kendi araçlarını sorgulamayı bırakır. Bu nedenle Calvino, yazının gücünü doğrudan müdahalede değil, uzun süreli dikkat üretiminde arar:

“Yazının gücü bağırmasında değil, okuru düşünmeye zorlayan sessizliğinde yatar.” (s. 67)

Bu sessizlik pasif bir geri çekilme değildir. Aksine, yazının dünyaya karşı sürekli tetikte kalmasını sağlayan bir gerilim alanıdır. Ölçülülük, yazının dünyadan vazgeçmesi anlamına gelmez; ona karşı acele etmeyen bir direnç geliştirmesini sağlar.

Ne var ki Calvino bu etik yapıyı da mutlaklaştırmaz. Ölçülülüğün her koşulda erdem olup olmadığı sorusu bilinçli biçimde açık bırakılır. Bazı tarihsel ve toplumsal bağlamlarda yazının suskunluğu, etik değil sorunlu olabilir. Calvino bu riski göz ardı etmez:

“Sessizlik, ancak neyi susturduğunu bildiğinde anlamlıdır.” (s. 70)

Ölçülülük burada mutlak bir ilke değil, risk taşıyan bir etik tercih olarak belirir. Yazının değeri, bu riskin bilincinde olmasında yatar.

Politika Yazıdan Çekilmez, Biçimin İçine Yerleşir

Dolaylılık, Oyun ve Yapısal Etik

Yazılmış Dünya ve Yazılmamış Dünya’da en sık karşılaşılan yanlış okumalardan biri, Calvino’nun politikadan uzaklaştığı iddiasıdır. Oysa metnin bütününe bakıldığında görünen şey, politikanın terk edilmesi değil; doğrudan söylemden biçimsel kararlara doğru yer değiştirmesidir. Calvino, yazının dünyaya yüksek sesle seslenme iddiasına temkinle yaklaşır. Çünkü bu iddia, yazının kendi araçlarını görünmez kılar.

Bu mesafeyi açıkça dile getirir:

“Yazı, dünyaya doğrudan seslendiğini sandığı anda, kendi araçlarını sorgulamayı bırakır.” (s. 73)

Bu cümlede, Calvino’nun politik yazıya yönelttiği temel eleştiri yer alır. Doğrudanlık, çoğu zaman açıklık değil; kolaycılıktır. Yazı, dünyayı eleştirdiğini düşünürken, kendi konumunu sorgulamaktan vazgeçer. Calvino için etik olan, yazının önce kendi biçimini problemleştirmesidir.

Bu nedenle dolaylılık, Calvino’da bir kaçış biçimi olarak değil, bilinçli bir etik strateji olarak belirir. Yazı, dünyaya mesaj iletmek yerine, okuru düşünmeye zorlayan bir düzenek kurar. Oyun ve yapı, bu bağlamda hafiflik değil, yazının ciddiyetini taşıyan araçlardır:

“Oyun, yazının dünyayla kurduğu ilişkinin hafifletilmesi değil, daha dikkatli kurulmasıdır.” (s. 78)

Buradaki “oyun”, ideolojik bir rahatlama alanı sunmaz. Aksine, yazıyı tek bir anlam hattına sabitlemekten kurtarır. Metin, okuru ikna etmeye çalışmaz; onu kararsızlıkla baş başa bırakır. Politik olan, bu kararsızlığın içinde, metnin iç işleyişinde görünürlük kazanır.

Calvino’nun Oulipo’ya ve kombinatoryal yazıya yönelimi de bu çerçevede anlam kazanır. Kombinatoryal yapı, yazının mekanikleşmesi değil, yazarın otoritesinden bilinçli bir geri çekilişidir:

“Yazarın görevi her şeyi belirlemek değil, metnin kendi olasılıklarını açmasına izin vermektir.” (s. 81)

Bu geri çekilme, politik açıdan da anlam taşır. Yazarın belirleyici otoritesinin zayıflaması, okurun etkinliğini artırır. Metin, tek yönlü bir söylem olmaktan çıkar; okurla paylaşılan bir dikkat alanına dönüşür. Politika, açık bir tez olarak değil, yapının içine sinmiş bir gerilim olarak varlık kazanır.

Bu noktada “yazılmamış dünya”, artık yalnızca etik bir boşluk değil, politik bir yankı alanı olarak düşünülmelidir. Metnin söylemedikleri, çoğu zaman söylediklerinden daha güçlü bir gerilim üretir:

“Metnin sustuğu yer, çoğu zaman onun en gürültülü alanıdır.” (s. 85)

Calvino’nun politik tavrı, bu nedenle bir program sunmaz. Yazı, dünyayı değiştirme vaadinde bulunmaz; fakat okurun dünyaya bakışını yeniden düzenler. Bu yeniden düzenleme, kısa vadeli bir etki değil, uzun süreli bir dikkat pratiği üretir.

Ne var ki Calvino bu dolaylılık stratejisini de mutlaklaştırmaz. Politikanın biçime taşınması, her tarihsel bağlamda yeterli olmayabilir. Bu risk metnin içinde açıkça kabul edilir:

“Dolaylılık her zaman güvenli bir yol değildir; ama doğrudanlığın kolaylığına teslim olmaktan daha sorumludur.” (s. 88)

Calvino politik yazıyı reddetmez; onun etik sınırlarını yeniden çizer. Politika yazıda bağırarak değil, biçimin içine yerleşerek var olur.

Okur Metnin Karşısında Değil, Sorumluluk Alanındadır

Henüz Var Olmayan Okur Üzerine

Yazılmış Dünya ve Yazılmamış Dünya’da açıkça adlandırılmayan ama metnin tamamına nüfuz eden bir figür vardır: okur. Ancak bu okur, metinden hazır anlamlar bekleyen bir alıcı değildir. Calvino’nun yazısı, tamamlanmış bir okura değil, oluşmakta olan bir okura seslenir. Bu nedenle metin, okuru rahatlatmayı değil, onu uyanık tutmayı amaçlar.

Calvino bu beklentiyi açıkça dile getirir:

“Yazı, okuru rahatlatmak için değil, onu uyanık tutmak için vardır.” (s. 92)

Bu cümle, Calvino’nun okurla kurduğu ilişkinin temelini belirler. Okur, metnin karşısında pasif bir konumda durmaz; yazının açtığı boşluklarda sorumluluk üstlenir. Metin, anlamı tek başına taşımaz; okurdan etkin bir dikkat talep eder.

Bu noktada okur, yazılmamış dünyayla doğrudan temas eder. Metnin sustuğu yerde devreye giren okur, anlamı tamamlayan değil, onu yeniden kuran bir figür hâline gelir. Calvino bu ilişkiyi şu şekilde formüle eder:

“Metin anlamı tek başına taşımaz; okurla birlikte kurar.” (s. 95)

Bu yaklaşım, yazının otoritesini bilinçli biçimde sınırlar. Metin, okura ne düşüneceğini söylemez; fakat onu düşünmeye zorlayan bir yapı kurar. Okur, metnin hızına ayak uydurmak zorunda değildir; tam tersine, metin okurun hızını yavaşlatır.

Bu yavaşlama, yazının etik boyutunun bir parçasıdır. Calvino’nun yazısı, tüketilmeye uygun değildir. Okurun aceleciliği, metnin problemi olarak görülmez:

“Okurun aceleciliği yazının suçu değildir; yazı kendi zamanını talep eder.” (s. 99)

Bu talep, yazının dünyayla kurduğu mesafeyle doğrudan ilişkilidir. Yazı, okurun beklentilerine uyum sağlamak yerine, okurun algı eşiğini dönüştürmeyi hedefler. Böylece yazı, doğrudan bir etki üretmez; fakat uzun vadeli bir dikkat rejimi inşa eder.

Bu bağlamda “yazılmamış dünya”, yalnızca metnin içindeki boşluklar değildir. Aynı zamanda henüz hazır olmayan okurdur. Calvino’nun yazısı, bugünün okurunu tatmin etmekten çok, gelecekteki bir okuma biçimini çağırır. Yazı, okuru bekler; fakat bu bekleyiş sınırsız değildir.

Calvino bu noktada önemli bir uyarıda bulunur:

“Yazı okuru bekleyebilir; ama dünyanın beklemediğini de unutmamalıdır.” (s. 102)

Bu cümle, kitabın en kritik gerilimlerinden birini açığa çıkarır. Okurdan talep edilen dikkat, yazıyı dünyadan koparan bir ayrıcalığa dönüşmemelidir. Yazı, yavaşlatır; fakat erteleyemez. Okurla kurulan etik ilişki, yazının dünyaya karşı sorumluluğunu askıya alamaz.

Bu nedenle Calvino’nun okur anlayışı ne elitist bir kapanmaya ne de popülist bir açılmaya karşılık gelir. Yazı, her okura seslenmez; fakat hiçbir okuru baştan dışlamaz. Talep edilen tek şey, dikkat göstermeye istekli olmaktır.

Yazılmamış Dünya Üzerine Üç Etik:

Calvino, Benjamin, Ernaux

Bu noktada artık Yazılmış Dünya ve Yazılmamış Dünya’yu yalnızca ItaloCalvino’nun iç tutarlılığı içinde okumak yeterli değildir. Kitap, doğası gereği başka yazı anlayışlarını çağırır; hatta onları sessizce metnin etrafına toplar. Özellikle iki figür, Calvino’nun yazıya yüklediği etik sessizliği hem tamamlar hem de zorlar: Walter Benjamin ve Annie Ernaux. Benjamin, 20. yüzyılın ilk yarısında tarih, edebiyat ve kültür ilişkisini yeniden düşünen; yazıyı, tarihin susturduğu deneyimlere yönelik gecikmiş ama zorunlu bir müdahale olarak kavrayan bir düşünürdür. Ernaux ise çağdaş Fransız edebiyatında, otobiyografiyi toplumsal çözümlemeyle birleştiren; sınıf, cinsiyet ve beden deneyimlerini yazının merkezine taşıyan tanıklık temelli bir yazı pratiği geliştirir.

Bu üç yazar, ilk bakışta aynı sorunun etrafında dolaşır: Yazı neyi söylemeli, neyi susmalı? Ancak verdikleri cevaplar ortak bir zeminde buluşmaz. Tam tersine, yazının etik sınırlarını farklı yönlere doğru gererler. Calvino için yazılmamış dünya, her şeyden önce bir seçim alanıdır. Yazı, dünyayı bütünüyle söylemeye kalktığında etik olmaktan çıkar. Bu nedenle Calvino, yazının gücünü kapsama kapasitesinde değil, susma yetisinde bulur. Sessizlik burada bir eksiklik değil, yazının kendini sınırlama erdemidir. Yazılmamış olan bastırılmış değildir; gizlenmiş değildir; bilinçli olarak dışarıda bırakılmıştır. Ancak tam da bu noktada Calvino’nun etik sessizliği tarihsel bir ayrıcalıkla kesişir. Herkesin susmayı seçme lüksüne sahip olmadığı gerçeği, bu etik modelin sınırını 24belirginleştirir. Bu sınır, Benjamin’de açık bir karşıtlık kazanır. Benjamin’de yazılmamış olan bir tercih değil, kayıptır. Tarihin şiddetiyle susturulmuş bir alandır. Onun tarih anlayışında sessizlik korunacak bir boşluk değil, enkaz altında kalmış bir sestir. Tarih kazananlar tarafından yazıldığı için yazılmamış olan, çoğu zaman yenilenlerin, dışlananların ve sürekliliği kırılmış deneyimlerin alanı hâline gelir. Bu nedenle Benjamin’de yazı geri çekilmez; gecikmiş bir müdahale olarak ortaya çıkar. Yazmak, suskunluğu estetikleştirmek değil, onu tarihsel bilinçle görünür kılmaktır. Annie Ernaux’da bu gerilim daha da sertleşir. Ernaux için yazılmamış dünya neredeyse hiçbir zaman masum değildir. Sessizlik, sınıfsal, cinsiyetli ve bedensel bir bastırma biçimi olarak belirir. Ernaux’nun yazısı, Calvino’nun geri çekildiği noktaya doğrudan temas eder. Mahrem olan, utançla çevrili olan ya da “edebiyata yakışmadığı” söylenen deneyimler, Ernaux’da yazının merkezine yerleşir. Bu nedenle Ernaux’da yazmak ölçülü olmak değil, ısrarcı olmaktır. Boşluk bırakmak değil, o boşluğu ihlal etmektir.

Bu üç yazı anlayışı birlikte düşünüldüğünde, “sessizlik” kavramının tek bir etik anlam taşımadığı açıkça görülür. Calvino’da sessizlik bilinçli bir etik sınırdır; Benjamin’de tarihsel bir kayıp ve bastırma alanıdır; Ernaux’da ise politik bir ihlal hattıdır. Calvino’nun yazılmamış dünyası, Benjamin ve Ernaux’da yazılmak zorunda olan bir dünyaya dönüşür

***

Metnin sonunda, Calvino’nun yazı anlayışını yoğunlaştıran ve kitabın etik omurgasını en berrak biçimde açığa çıkaran bazı cümleler özellikle öne çıkar.

“Dünya ile yazı arasındaki ilişki, hiçbir zaman mutlak bir örtüşme değildir; yazı, dünyaya yaklaşır ama onun yerine geçmez.”(s. 12)

–  “Yazmak, her şeyi söylemek anlamına gelmez; aksine, söylenmesi gerekenle gereksiz olan arasındaki sınırı gözetmeyi gerektirir.”(s. 18)

–  “Yazı, dünyayı açıklamak için değil, onunla yaşanabilir bir ilişki kurmak için vardır.”(s. 24)

–  “Aşırılık, yazının düşmanıdır; yazı ancak sınırlarını bildiğinde sorumlu olabilir.”(s. 31)

–  “Her sessizlik bir erdem değildir; ama her söz de gerekli değildir.”(s. 37)

–  “Anlatıcı, metnin içinde yer alan bir kişi değil, metnin dünyaya karşı aldığı tavrın ifadesidir.”(s. 44)

–  “Anlatıcı, bildiğini söylediği kadar, bilmediğini de gizlememelidir.”(s. 47)

–  “Yazının görevi her şeyi söylemek değil, anlamlı olanı ayıklamaktır.”(s. 58)

–  “Yazı, dünyaya doğrudan seslendiğini sandığı anda, kendi araçlarını sorgulamayı bırakır.”(s. 73)

–  “Okurun aceleciliği yazının suçu değildir; yazı kendi zamanını talep eder.”(s. 99)

Yorum yapın