
Cahit Sıtkı Tarancı öncelikle “Otuz Beş Yaş” şiiriyle anılır edebiyatımızda. Düzyazılar, mektuplar, öyküler yazmış olmasına rağmen Cahit Sıtkı Tarancı’nın şairliği daima ön planda olmuş ve bu durum, öykülerini gölgede bırakmıştır. İçten söyleyişlerle, akıcı ve duru bir dille yazdığı şiirlerinde; aşkın, hüznün yanı sıra yaşama sevincinden süzülen ölüm endişesi asıl izlekleri oluşturur.
Kırk altı yaşında yaşama veda eden Cahit Sıtkı Tarancı’nın öykü türüne yoğun emek verdiği halde bu öykülerinin yıllarca gazete sayfalarında kalarak kitaplaşamaması, onun öykücülük yönünün genç kuşaklar tarafından tanınmasına uzun süre engel oldu. Tarancı’nın Cumhuriyet gazetesinde 1935-1947 yılları arasında yayımlanan öykülerinin sayısı sekseni buluyor.
Cahit Sıtkı Tarancı’nın ölümünün 50. yıldönümünde (2006) ilk kez bu öykülerin önemli bir kısmı derlenmiş ve o unutulmaz “Gün Eksilmesin Penceremden” şiirinden gelen adla, Can Yayınları tarafından yayımlanmıştı. Cahit Sıtkı Tarancı, “öykülerle merhaba” diyordu bize sanatın ölümsüzlüğü içinde.
Geçen gün, kitaplığımda eski bir dostumla karşılaşmışım gibi, Gün Eksilmesin Penceremden’e rastlayınca sayfalarını yeniden büyük bir özlem ve ilgiyle çevirmeye başladığımı fark ettim. Yirmi yıl ne çabuk geçmişti!
Gün Eksilmesin Penceremden seçkisinde Cahit Sıtkı Tarancı’nın kırk üç öyküsü yer alıyor. Kitaptaki öykülerin tümüyle kısa öykü tarzına uygun olduğu; birkaç sayfalık yazınsal dünyanın içinde, insan hallerinin, yaşam gerçeklerinin yanı sıra, yazarın yaşamından yansıyan kimi farklı ve ilginç karakterlerin yer aldığı görülüyor.
Dile getirilen kesitlerde, öykü dilinin metnin dokusuna özenle sindirilmesi; diyalogların canlı olması, betimlemelerin etkili birkaç fırça darbesiyle resmedilmesi, anlatılanların bir kurgu ya da çerçeveye oturtulma gayreti, yazarın öykü sanatına verdiği önem ve değerin birer kanıtı olarak yükseliyor. Öykülerine merak, ilgi ve heyecan boyutunu eklemeyi ihmal etmeyen Tarancı, bazı öykülerinde ustaca finalleriyle okuru şaşırtıyor. Kitaptaki pek çok öykünün hayattan bir kesite spot ışığı tutan an/kesit öyküsü tarzında yazıldığı; sonucun çoğu zaman açık uçlu bırakılarak, akan yaşamla birlikte öykü olayının okurun zihninde sürmesinin amaçlandığı da dikkatimizi çekiyor.
Yazarın bazen şiirsel imge ve söyleyişlere de yer veren ilginç, akıcı ve kendine özgü bir öykü dili oluşturması, öykülerinin ilgiyle okunmasını sağlıyor. Cahit Sıtkı Tarancı’nın öyküleri, döneminden izler taşıyor; öykü odağına gözlem olgusunu alan yazar, yaşadığı döneme tanıklık eden gerçekçi tablolar yaratıyor gözlerimizin önünde. Pek çok öyküsünün hatıra karakteri taşıdığı görülüyor. Ancak yazar, yaşantılarını doğrudan değil daha dolayımlı biçimde, bazen bir öykü çerçevesi bazen üst kurmaca gibi tekniklerden yararlanarak dile getirmeyi, anlattıklarını bir kurgu çevresinde yoğunlaştırmayı ve bir öykü estetiği oluşturmayı ön planda tutuyor.
Öykülerinin çoğunda birinci kişi anlatımını yeğlemesi, anlatıcıyla yazar arasında özdeşlik yaratıyor. Bazı öykülerinde Cahit Sıtkı Tarancı doğrudan bir öykü kişisi/anlatıcı olarak metne dâhil oluyor. Anlatılanlarda pek çok insanî sorunun, sosyal ve bireysel farklılıkların; ölüm gibi derin kırılmaların yer almasına rağmen, öykü anlatıcısının tutumu ve hayata çoğu kez olumlu yönde bakışı, öykülerde gizli gözyaşı ve acıları bir nebze olsun hafifletiyor. Yazar, öykü atmosferini oluştururken, bireysel dramların yanı sıra sosyal dramlara da dokunuyor.
Öykülerin önemli bir kısmında; ailesinden ayrı yaşayan, yalnız, mutsuz bir adamın gezindiği dikkatimi çekti. Pansiyon, otel, akraba evi gibi mekânlarda kalan, gündüz resmî bir dairede çalışan, akşam soluğu meyhanede alan, aşkı bulmak için çırpınan ama hep düş kırıklığına uğrayan yapayalnız bir adam. Memuriyeti zorunluluklar yüzündendir; o daracık dünyaya hiç sığamaz. Günlük yaşamda dağınık ve dikkatsizdir genç adam; başına türlü işler açar. “Kolalı Yaka” öyküsünde onun boğazını sıkıp dünyasını dar eden kolalı yaka; memuriyetin esaretini, dar geliri temsil eden simgesel bir anlam taşır.
Öykü kişilerinin hayatın içinden seçilmiş, gözlem ve yaşantılar sonrasında yazılmış, inandırıcı, canlı ve etkileyici kişiler olduğu; ayrıca kitaptaki birçok öykünün karakter/portre öyküsü niteliği taşıdığı görülüyor. Besleme bir kızın anlatıldığı “Vicdan Abla’nın Kedileri”, hep çocuk kalan, içindeki çocuğu mahalledeki çocukların sevgisiyle besleyen İhsan’ın dile getirildiği “Küçüklerin Dostu”; genç bir subayla emir eri Abbas’ın dostluğunun işlendiği “Abbas”; Paris’teki otelde taşralı hizmetçi kız Fernand’ın yer aldığı “Otel Hizmetçisi”; Abdi adlı yoksul, kimsesiz bir balıkçının dünyasını odağa alan “İmkânsız Saadet” gibi öykülerin bütünüyle karakter/portre öyküsü diyebileceğimiz bir düzen ve kurgu üzerine inşa edildiğini belirtebiliriz.
Kitaptaki öykülerin bende en heyecan uyandıran yönü, yazarın bazı öykülerinde fantastik renkler içeren kurgular denemesi; düşlerle gerçekleri bir arada işlemesi oldu. “Azrail’in Vicdan Azabı”nda öykü kişilerinden birinin ölüm meleği olması ve nasıl can aldığını kendi ağzından dile getirmesi, insanı ölüm hakkında derinden düşündürüyor. Cahit Sıtkı Tarancı, bu kişiyi meczup diye nitelendirerek olayı mantıklı bir nedene oturtmaya dikkat ediyor. İnsanlara “profesyonelce teselli sunmayı” amaçlayan bir büro kuran çılgın bir adamın anlatıldığı “Teselli Bürosu”nun yarı düşsel ögeleri de bence hayli ilginç. “Pencerelerden Korkan Adam”da yıllar sonra gerçekleşen bir rüya anlatılıyor; bu öyküde gerçekle rüyanın yer değiştirme sahneleri çok etkileyici. “Telefonda Bir Konuşma”, bir rüyanın öykü olarak anlatılması biçiminde oluşturuluyor; yazar, kurgu içine bir rüya yerleştirip “kurgu içinde kurgu” diye nitelendirilebilen bir deneysellik gerçekleştiriyor. “Rüyada Gezdiğim Ev”de rüyalarda yaşanan aşkların, naif, ipeksi duyguların dünyasına giriyoruz.
Cahit Sıtkı Tarancı’yı öykücü olarak tanımak, duygu dolu bir okuma serüvenine pencereler açıyor. O pencerelerde öykü sanatının “eksilmeyen günleri”, edebiyatın sonsuz anlam akışı içinde çoğalıyor.
*Cahit Sıtkı Tarancı, Gün Eksilmesin Penceremden, öykü, Can Yayınları.

















