Masthead header

Bize verdikleri gerçekten toprak mı? | Menekşe Ercan Pekel

Meksikalı yazar  Juan Rulfo (1917-1986), yaşamı boyunca az sayıda kitap yazmış, fakat verdiği eserlerle Latin Amerikan edebiyatında çok saygın bir yere sahip olmuştur.  Kısa öykülerini topladığı  Ova Alev Alev isimli  öykü kitabı ilk defa 1953’te yayımlanmıştır.

Rulfo çocuk yaşta anne ve babasını kaybettikten sonra büyükannesi tarafından büyütülmüş, 1876-1910 tarihleri arasında devam eden Meksika devriminden sonraki hayatı bizzat yaşamıştır.  Büyümüş olduğu San Gabriel kasabası devrimden önce canlı bir yerleşim yeriyken, devrim ertesinde hayalet bir kasabaya dönüşmüş ve bir daha eski parlak günlerine dönememiştir.

“Bize Toprak Verdiler” isimli öyküsünün, Rulfo’nun  devrimden yana uğradığı büyük hayal kırıklığının dışavurumu olduğunu söyleyebiliriz.  Devletin, devrimin taahhüt ettiği toprak reformlarını gerçekleştirmede nasıl yetersiz kaldığını, bu öyküdeki yoksul insanların başından geçenler olaylar vasıtasıyla anlatır yazarımız.

Rulfo devrim sonrası durumu, çok sade bir dil kullandığı  öyküsünde açıklar bizlere.   Kendimizi,  hükümet görevlileri karşısında haklarını savunamayacak durumda olan yoksul ve umutsuz köylülerin yerine kolayca  koyabilmemizi sağlar.  Şimdiki zaman kipini kullanması da anlatımının etkisini ve öykünün atmosferine adapte olma hızımızı artırır.

Sonu hiç yokmuş gibi görünen, uçsuz bucaksız ve sert zeminli bir ovada, yakıcı güneşin altında saatlerdir yürüyen dört köylü adam görürüz açılış sahnesinde.  Yürüyüşe başlarken yirmi kişiden fazladırlar, beş saat boyunca  ilerledikten sonra geriye topu topu dört kişi kalmışlardır.  Onların  sayısındaki bu düşüşü,  simgesel olarak, vatandaşların devrim ideallerine duydukları inancı zamanla kaybetmesi olarak düşünebiliriz.

Öyküyü, yürüyüşü yapan bu dört kişiden birinin ağzından dinleriz, ama öykü boyunca anlatıcının ismini öğrenemeyiz. Kızgın güneş altında yürümeye devam eden köylülerden biri, Faustino, başını havaya kaldırır ve “Galiba yağmur yağacak,” der.  Bu sözüyle, her şeye rağmen umudun var olduğu düşüncesini temsil eder.  Diğer üçü havadaki kara buluta bakar ve  “Öyle görünüyor,” diye düşünürler içlerinden, adama cevap vermezler.  Çünkü hava çok sıcaktır, kimsenin konuşmaya mecali kalmamıştır. Havanın bu kadar sıcak tasvir edilmesi, köylülerin hissettiği bezginliğin okuyucuya daha kolay geçmesini sağlar.

Yağmurun yağışını seyretmek için duraklayan grup, biraz bekledikten sonra tekrar harekete geçer, çünkü gökten sadece tek bir dolgun damla düşmüş, o da toprakta “tıpkı bir tükürüğünkü gibi bir topak” bırakmıştır. Yağmur bulutu da “büyük bir aceleyle” kaçıp gitmiştir.  Bütün bu ironik benzetmeler, büyük ovadaki kuraklığın  ne boyutta olduğunu gösterir.  Zaten birkaç paragraf sonra yazar, öyküyü anlatan köylünün dilinden, durumu açıkça ifade eder :  “Hayır, ova hiçbir işe yaramaz.   Orada ne tavşanlar vardır ne de kuşlar: Hiçbir şey yoktur, sadece birkaç tane kavruk akasya ve buruşuk yapraklı bazı otlar; bunların dışında hiçbir şey yoktur.”

Ve işte onlar böyle bir yerde yürümeye devam ederler.  Eskiden at üstünde, sırtlarında birer tüfek olduğu halde katettikleri yolu, artık yaya ve silahsız olarak gitmek zorundadırlar.  Çünkü devrim sona ermiş, hükümet atlara ve silahlara el koymuştur.  Devrimcilik görevi bitmiştir ama köylülük bâkidir.  Anlatıcı köylü, bu durumu tam bir kötümserlik içinde algılamaz.  Belimizde otuzluk fişekliklerle bu tekinsiz yerde dolaşsaydık, hiç uyarılmadan öldürülebilirdik, diye avutur kendini.  Ama atlara el konulmasını içine sindiremez.  Atlarımız olsaydı şimdiye kadar çoktan büyük ovanın sonundaki köye varmış, karnımızı doyurmuş ve dere kenarında serinlemiş olurduk, diye düşünür.

Peki bu uzun yürüyüşün amacı nedir?   Öykünün ortasında bunu da öğreniriz: Köylüler, hükümetin devrimden sonra kendilerine tahsis ettiği toprağın üzerinde keşif yapmaya gelmişlerdir.  Fakat ne yazık ki bu geniş arazide keşfedilecek pek bir şey yoktur.  Hükümet görevlisine ovanın işe yaramaz olduğunu, burada “gargara yapacak kadar bile” su olmadığını, asıl istedikleri yerin nehir kenarındaki verimli yerler olduğunu söylemek istemişlerdir, fakat aldıkları yanıt şudur: “Bunu yazılı olarak bildirirsiniz.   Hadi, şimdi gidin.  Sizin şikayetçi olmanız gereken latifundialar, size toprak veren hükümet değil.”

Bu noktada içimiz sızlar ve şöyle düşünürüz:  Meksika devrimi neden yapılmıştı?  Köylüyü verimli toprakla buluşturmak, toprak ağalarının zulmünden kurtarmak için değil mi?  Değişen ne olmuş?  Verimli araziler yine toprak ağalarında, işe yaramaz ve çorak araziler ise köylülere “bedava” dağıtılıyor.

Yürüyüş yapanlardan biri olan  Meliton, kendilerine tahsis edilen bölgenin sonuna, yani ovanın bitimine vardıklarında, “İşte bize verdikleri toprak,” der.  İroni burada yeniden kendini gösterir, anlatıcı köylü şöyle düşünür ama Meliton’a cevap vermez: “Burada rüzgârın hortum yaratıp eğlenmek için ihtiyaç duyacağı kadarcık bile toprak yok.”  Meliton’a cevap vermesine gerek yoktur, çünkü konuşmaya gerek yoktur.  Her şey olup bitmiştir.  Sorunlar konuşmakla çözülmeyecektir.  Olan biteni kabul etmek zorunludur.

Meliton ümitle konuşmaya devam eder, “Bir işe yarayacaktır.  Kısrakları koşturmak için bile olsa, işe yarayacaktır.”

“Hangi kısrakları?” diye sorar Esteban Meliton’a.  Bu noktada, hükümetin atlara el koyduğunu tekrar hatırlarız.  Yazar, öykü devam ettiği müddetçe,  bizi sürekli ümit ve ümitsizlik duyguları arasında getirip götürür.

Anlatıcı, Meliton’la konuştuğu esnada, Esteban’ın pançosunun içinde ayakları bağlı bir tavuk  taşıdığını fark eder.   Esteban tavuğunu, evinde bakacak hiç kimsesi kalmadığı için ölmesin diye yanında getirmiştir.  Bu ifade, Meksika köylüsünün çaresizliğine ve terkedilmişliğine bir gönderme olarak değerlendirilebilir.

Öykünün sonunda köylüler yamacın aşağısındaki yeşil alana, dere kenarına inerler.  Sıcağın etkisi artık tamamen kaybolmuştur, orası serindir, etrafta ağaçlar vardır, ayaklarının altındaki toprak tekrar hissedilebilir haldedir.  Tepelerinden kuş sürüleri uçmakta, etraflarında köpekler havlamaktadır.  Esteban tavuğun ayaklarındaki bağı açar.  Özgürlük, ferahlık ve rahatlama  hissi,  atmosferin değişmesiyle birlikte okuyucuya daha kuvvetli olarak verilir.  Hükümet görevlisinin tayin ettiği arazi artık uzakta kalmıştır.  Adamlar huzur içinde birbirlerinden ayrılır ve köye dağılırlar.

Umutsuzluğun ve bezginliğin kuvvetli bir şekilde hissettirilmesi, cümlelerin, başlığın dahi ironilerle bezenmesi, anlatım dilinin bir köylüye ait olmasına rağmen nefis bir akıcılıkta gitmesi bu öykünün en belirgin özellikleridir. Hikâyenin sonunda hiçbir şey olmamıştır.  Olması da beklenmez zaten.  Çünkü “böyle gelmiş, böyle gider.”

Köylülerin tek isteği biraz dinlenmektir.  Son iki cümlede durum şu şekilde özetlenir:

“Biz köyün içine doğru yürümeye devam ettik.

Bize verdikleri toprak orada yukarıda duruyor. ”

Menekşe Ercan Pekel – edebiyathaber.net (3 Nisan 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r