Masthead header

“Biraz Dolaşacağım’’, ülkemizdeki öyküler sokağından ilginç ve dikkat çekici bir kesit | Selva Ulupınar

biraz dolaErcan y Yılmaz’ ın hazırladığı ve çevirisini Şêxo Fîlîk’ in yaptığı ‘’Biraz Dolaşacağım’’ adlı öykü kitabı Can Yayınları tarafından geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Kitap, okuyucuyu on iki ilginç öykü sokağında dolaştırarak birbirinden hem çok farklı hem de çok benzer yaşamlara konuk ediyor.

Öğretmen, hukukçu, yazar, editör gibi farklı meslek gruplarından Kürt yazarlar, yer aldıkları bu öykü seçkisinin genelinde insan psikolojisini öne çıkartmayı tercih etmişler. Kitapta, Kürt anlatı geleneğinin modern edebiyata uyumlanmış örneklerini görüyoruz. 

1920’ lerin ortalarında Batı’ dan gelen modern hikâye türünün de etkisiyle Kürt halk masallarının modernize edilerek hikâyeye dönüştürülmesinin etkilerinin yer yer hissedildiği  öykülerin çoğunun, kâbus formunda ve fantastik anlatım türüne eğilimli olması dikkat çekiyor. Bu anlatıların tamamında mükemmel bir düş gücünün kıvrımlarında ilerlemek ve yaşamdaki gerçeklerin hayallerle kesişme şekilleri, şiirsel dilleri, okuyucuyu birini bitirir bitirmez diğer öyküye yönlendiren bir iştaha sürüklüyor.

Seçkinin ilk öyküsü olan Mehmet Dîcle’ nin ‘’Dilek Ağacı’’ ndaki satırlar okuyucuda, ‘’Bu kadar da olur mu!’’ düşüncesi uyandıran acı yaşanmışlıkların masal formu âdeta… Bu, gerçek yaşamın yetişkinlere sunduğu biber tadında bir masal:

‘’Reşê bir daha açmamış gözlerini. Yemek yaparken, çamaşır yıkarken, temizlik yaparken karyolasına uzanıp ziyaretine gelenleri uğurlarken bile Reşê’ nin gözleri artık hep kapalıymış. Herkes, her şey bir kokuda anlam bulmuş Reşê’ nin karanlık dünyasında. Ziyaretine gelenleri de kokularından tanıyormuş artık. Ruhsuz, renksiz, yüzsüz… Ziyaretçilerinden sonuncusunu da gönderdikten sonra avluya çıkıp böğüre böğüre kusmasını saymazsak hiçbiri onun yüreğinde en küçük bir duygu uyandırmıyormuş.’’

Ve bu masalın anlatımı bir kelimeler nehri misali nasıl akıcı… Farklı yaşamlarla karşılaşmanın dimağda bıraktığı tadı alan okuyucu nasıl da çakılıp kalıyor olduğu yere…

Okuyucularını şaşkınlığa sürükleyecek şekilde sonlanan ‘’Saklı Cehennem’’ de Bawer Rûken, öykü içinde öykü ve gerçek yaşam içinde de ayrı bir öykü görünümündeki anlatım şekliyle farklı bir tarzı denemiş. Burada bir öykü kahramanı olduğu gibi, öykü kahramanının da bir kahramanı var. Çünkü kahraman, bir yazar. Olayların iç içe geçerek giriftleşmesini bir kısa öyküde bile başaran bir yazar var karşımızda ve onun kahramanı ise iktidarsız bir nekrofil:

‘’Kalemin sivri ucunu cümlenin bittiği yere koyup sondan başa doğru üstünü çiziyor son cümlenin. Öldürüyor son cümleyi… Ayırdığım bacaklarının arasından bir-iki gidip geldim. Ağzımda mezar kazarken biriken toprağın tadı… Sıkıca kundaklanmış cansız bir beden. Ruhsuz. Ayaklarım. Kanıyordu… Son bir defa daha denedim. Olmadı. Hiçbir kıpırdama yok. Köpek. Azgın bir köpek gibi kalktım kızın cansız bedeninin üzerinden…’’

Amed Çeko Jiyan’ ın ‘’Gecikmiş Bir Alın Yazısı’’ adlı öyküsünde de şahit oluyoruz ki genel olarak en olumlu, doğayla en iç içe görüneninin bile sonu karanlık biten öyküler bunlar:

‘’Kendilerini bu senfoniye kaptıran kuşlar, raks edercesine daldan dala kondukça, yaprakların üzerinden gözüne düşen çiğ damlaları, küçükken havuza iyice yaklaştıklarında fıskiyeden üzerlerine sıçrayan su damlalarını hatırlatıyor; çiğ damlalarının düştüğü yerler, teninde karınca ısırığı uyandırıyordu.’’ Ve bu satırların bir ölümle sona ereceğini kim tahmin edebilir ki?

‘’Naylon Torba’’ adlı öyküsünde Brahîm Ronîzêr, Şîno ve annesinin yaşamlarından kesitler sunarken başarılı anlatımıyla dikkat çekiyor:

‘’Yavan bir pilavın taneleri gibiydi insanlar; iki-üç tanesi ancak bir araya gelebiliyordu. Korkunun kokusu vardı her yerde. Bir anda ortaya çıkıp kentin üzerine çöreklenen kokunun nereden geldiğini ya da korkunun kaynağını bilmeseler de bu kokuyu herkes duyumsuyor, iliklerine kadar yaşıyordu…’’

Fatma Savci ise ‘’Boncuklu Kolye’’ adlı öyküsünü destansı bir masal kıvamında yazmış. Hikâyenin kahramanı, konuşan bir kolye… Bu öykü bize teşhis ve intak sanatlarının kullanıldığı şiirleri veya fabl türünü hatırlatıyor desek pek de mübalâğa etmiş olmayız. Her öykünün dış görünüşünün yanı sıra kendine özgü bir de karakter özelliğinin olduğunu düşünürsek görüntüsü öykü, kişiliği destansı masal olan bir anlatıyla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Çok yönlü özelliklerinin yanında, şirin bir öykü. ‘’Boncuklu Kolye’’, derinliklerinde bir kadın elinden çıktığının ip uçlarını veren bir naiflik de barındırıyor:

‘’Attığı her adımda dalları hışırdıyor, eyvan keskin bir yonca kokusuna kesiyordu. Kokusuyla yürüyen bir yayla gibiydi, elleri yoncadan kız. Yoncadandı ayakları, kolları, gövdesi, iki yana örülü saçları. Ve kırmızı bir yürek idi, yoncadan kızın içinde filizlenip serpildiği saksısı… Şafak sökene kadar notaların arasından serçeler uçuşurken yüksek sesiyle derelerde ağlayıp durdu çeng. Kızın yoncadan parmakları çengi çalmaktan incelip teker teker koptu…’’

‘’Çiçino’’ ve Mihemed Şarman. ‘’Boncuklu Kolye’’nin ardından bu kez öykü kahramanı konuşan bir fare olan Çiçino… Ve bu farenin anlattıklarını kahkaha atmadan okumak pek mümkün değil gibi. Kitaplar arasında dolaşarak onların sayfalarını kemiren ve yediği her kitabın siyasi ve dinî düşüncelerini benimseyen kültürlü kitap faresi ilginç satırlar sunuyor okuyucuya:

‘’Vakit kaybetmeden yanında duran kara kaplı kalın kitaba sivri dişlerini geçirdi. Günlerce yemekle bitmeyecek kalınlıktaki kitaba abanıp sarı sayfalarını kemirmeye başladı… Bugüne kadar hiç duymadığı kelimeler, beyninde halaya durmuştu sanki. Helal, haram, hırsızlık, günah, kol kesme, kul hakkı, ateşte yanma gibi hayatında hiç duymadığı kelimeler, yuvası tahrip edilen karıncaların telaşlı koşuşturması gibi uçuşuyordu beyninde…Bir an kafasını kitaptan dehşetle kaldırıp, ‘Ant olsun ki şu yaptığım düpedüz hırsızlıktır ve cezası kol kesmedir,’ dedi.’’

Esrarengiz ve tedirginlik uyandıran kurgusunun ardından Maupassant tarzı şaşkınlık verici bir sonla biten bir olay hikâyesi okumak isteyenleri Sîdar Jîr; ‘’Fısıltı’’ adlı öyküsüne davet ediyor:

‘’Şekerin çayla sevişmesinden bitap düşen çay kaşığı da balkonun sessizliğine ayak uydurdu. Tutkulu dudaklarla içilen çayın sesi de olmazsa balkon neredeyse sessizliğin heybetli bir heykeline dönüşecekti… Çaydanlığın dibinde kalan tortular da şehrin üzerine çöken gece karanlığı gibi yavaş yavaş katrani rengine dönüyordu.’’

  1. Kovan Baqî, ‘’Korku’’ adlı kısa öyküsüyle sekiz satırda kısalığına yakışır etkili bir vuruş yapıp sayfada iz bırakarak ayrılıyor okuyucudan:

‘’Kız, açık bir mezar yaptı kendini, ‘Gel, içimde saklan,’ dedi.’’ 

Ve buraya sığdıramadığımız her biri birbirinden yaratıcı diğer öyküler… Öyküler sokağında ilginç ve zevkli dakikalar geçirmek için kaçırılmaması gereken bir fırsat; ‘’Biraz Dolaşacağım’’..

Selva Ulupınar – edebiyathaber.net (6 Haziran 2016)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r