Bir Yazar Adayına Mektuplar: 14 Denemeyi Uçlandırmak | Feridun Andaç

Mayıs 5, 2026

Bir Yazar Adayına Mektuplar: 14 Denemeyi Uçlandırmak | Feridun Andaç

12 Aralık 2019

Dün akşamüstü deniz otobüsü yolculuğuyla Bandırma’ya geldim. Edebiyatımızın özgün bir deneme yazarı, şairi olan Salâh Birsel üzerine hazırlanan “100. Yaş dönümü” toplantısında deneme yazarlığını anlatacaktım. Birsel benim de yakın dostum, ustamdı. Ona dair epeyce yazı yazıp, kendisiyle söyleşiler yapmışımdır. Bir de ona dair kitabım vardır.

Size “deneme yazmak”tan söz ederken, Montaigne’i okumanızı, Nermi Uygur’dan da “Denemeli Denemesiz” kitabını elinizden düşürmemenizi, Salâh Birsel’i keşfetmenizi söylemiştim.

Hep şunun altını çizerim, deneme bize düşünme yordamını öğretir. Deneme yazabilen her türde yazabilir. O nedenle, yazdığınız öykülerin yanı sıra deneme yazmaya da yönelmenizi isterim. O nedenle, şimdilik, Salâh Birsel’in şu iki kitabını elinizin altında tutmanızı isterim:

  • Kurutulmuş Felsefe Bahçesi
  • Amerikalı Tolstoy

Onun denemeleri eğlencelidir, ironiktir, bilgi/akıl/duygu yüklüdür. Eminim ki  okurken hem gülümseyip hem de çok şey öğreneceksinizdir.

Deneme yazmak bir yanıyla ‘yazmayı denemek’ gibi görülse de; enikonu bir düşünce yazısıdır, yazanın “ben bu konuda böyle düşünüyorum,” demesidir.

Sürekli öykü, roman yazamazsınız; ama here yerde her an deneme yazabilirsiniz. Yazdıkça da bir tarz/üslup oluşturabilirsiniz. Bunu da “geçişler” olarak nitelendiririm. Sıklıkla deneme yazdığım için, sürekli biçim/söylem arayışında olduğumu söyleyebilirim. Sürekli yanımda taşıdığım not defterlerimden biri “Denemenin Dönencesi: Açıklayıcı Arasözler” adını taşır. Feribot yolculuğumda bu defterime açtım şunları yazdım:

Yeni bir ses/biçim arayışımın yönelimi beni bu kıyıya getirdi. Deneme(ye)/denemenin konusu olabilecek her şeye dönüp bakabilme, yazma adına yola çıkıyorum. Geçen gün, gazetede yayımlanan yazım hem biçim hem de içerik açısından nereye konmalı diye düşündüm. Deneme mi, fıkra mı, makale mi?

Gazete yazılarını öyle bir kalemde “şu” diye nitelemek zor! En azından kendi yazdıklarım öyle. Daha çok “deneme”yi önceliyorum, diğer ikisinden uzak kalmayı yeğliyorum. Bu anlamda Bekir Coşkun iyi bir fıkra yazarıdır. Çetin Altan fıkradan makaleye uzandı. Oktay Akbal denemede duruyor. Bazen Hasan Pulur makale yazıyor. İlhan Selçuk fıkra ile deneme arasında gidip gelen biri.

Bu üç tünün uzak yakın yanlarını örneklemek kaçınılmaz gibi gelir bana.

O sözünü ettiğim yazımı bura taşımak isterim, yargıyı da size bırakarak:

DEĞERSİZLEŞTİRİYORUZ

HER ŞEYİ…

Paul Auster, yeni romanı “Görünmeyen”de (*) bireyi, varoluşunun anlamını sorguluyor. Bunu da, roman kahramanı Adam Walker’ın anlatımında, onun yaşamı ekseninde oluşagelenlerle yansıtır.

Yaşanan zamanla anılan/geçmiş zamanın aralığından bakar yaşanmışlıklara, olayları, insanlık durumlarına Auster.

Bir yanıyla iki çağ/dönem arasında akıp geçen hayatın izlerine döner, diğer yanıyla da insanın/bireyin yaşadıkça neleri nasıl değersizleştirdiğini gösterir.

Kuşkusuz bunda yaşanan dönemin gerçekliğinin de payı vardır. Neye/nasıl yaşadığınızın anlamını o ortamın belirlediğini göz ardı etmeden, bireyin duygusal/düşünsel gelişiminde bunların nasıl etken olduğunu da göstermeye çalışır.

Bireyin kendi içduyumu yolculuğunda çıktığı arayış, bir zaman sonra da yaşadığı toplumdaki çapraşıklıklar, çelişkiler ağındaki yüzleşmelerle başka arayışlara yöneltir onu.

Auster’ın romanına o kıyılardan bakınca, günümüz insanının da ne çok şeyi, görerek ya da görmeyerek, değersizleştirip yaşadığını gözlüyorsunuz ister istemez.

Neredeyse, değersizleştirme, çağımızın bir yaşam felsefesine dönüşüyor.

İnsanın yaşama hakkının elinden alınmasına gerek kalmadan soluksuzlaştırılıyor.

Değerleri olmayan bir toplumun çöküşüne tarihin her dönemi tanıktır.

Hele hele bunu var eden insanın kendi benliğini bir ur gibi sarmasına kapı aralaması, yani değersizleştirmeyi bir yaşama biçimine dönüştürmesi acı ötesi bir durum.

Romancının gördüğü, görüp algılayarak dile getirmek istediğinin arka planında bu vardır. Oradan okuruna ayna tutar; döne önce kendine bak, sonra da yaşadığın ortama/topluma…Ama önce kendinde başla görmeye ve değişmeye…

Değersizleştirme günbegün hayatımızın sarmalına dönüşüyor. Kendince zihin kalıpları çizmeye, duvarlar örmeye yöneltiyor bizi. Çağın getirdiği yabancılaşmanın örtülerinin birer aldanış perdeleri olduğunu görmeden, dokunmayı/görmeyi/sevip hissetmeyi bilmeden debelenerek yaşıyoruz. Öyle ki, bu yaşadığımızın da farkına varmıyoruz.

         Her şey bir sürüklenişe dönüşüyor.

         Her şey, gülün avuçta dönmesi gibi ufalanıyor…

Paul Auster, insanın insanı nasıl ufaladığını kendi kıyısından bakıyor. Kendi kültürel ortamından, değer yargılarının ikliminden…Sonuçta anlattığı insandır, insanın öyküsüdür. Tuttuğu aynada bizdekilere bakıyoruz ister istemez; bizde yaşananlara, içimiz ve dışımızdakileri…

Yapılan çığırtkanlıklara, sözün nasıl kirletildiğine, değerlerin nasıl altüst edilmeye çalışıldığına, cinayetlerin masumlaştırıldığına, ruhun sinikliğine, bedenin sızısına, her başkaldırının suça dönüştürüldüğüne, kulakların nasıl sağırlaştırıldığına, gözlere nasıl mil çekildiğine bakıyoruz bu değersizleştirme ortamında.

İçimizdeki başkaldırı, iyilik sevinci, bağlanma isteği bir anda değersizleştirme duvarlarına çarpıyor.

Henry Miller da, 1930’larda Fransa’da yaşarken, o ortama sürüklenişindeki tanıklığında değersizleştirmenin insan ruhunu nasıl dönüştürdüğünü anlatır yapıtlarında. Bir denemesinde de, Péguy’nün şu sözlerine yer verir:

“Modern dünya değersizleştiriyor. Devleti değersizleştiriyor; insanı değersizleştiriyor. Sevgiyi değersizleştiriyor; kadını değersizleştiriyor. Irkı değersizleştiriyor, çocuğu değersizleştiriyor. Ulusu değersizleştiriyor; aileyi değersizleştiriyor. Kendi kendini bile değersizleştiriyor (hep kendi koyduğumuz sınırlar), kendi içinde, kendi dokusunda değersizleşmeyi asla beceremeyen özgün bir soyluluğu barındıran, dünyada değersizleşmesi belki de en zor olanı, ölümü değersizleştirmeyi başarıyor.”

Evet, sevgili okurum; Paul Auster’ın romanının okurken, çağımız insanının giderek yaşam felsefesini oluşturan “değersizleştirme”nin içimizdeki/dışımızdaki yansılarına baktım bir süre…İnsan ruhunun kirlenmesi asıl buradan başlıyor diye de düşündüm…

Bu yolculuğu biraz da, İstanbul’un karmaşasından, bir an bile olsa, uzaklaşmak ve Birsel’in denemeciliğine yeniden dönerek oun anmak için “evet” dedim.

Bazen bir yazı, bazen sevdiğiniz bir yazar, bazen de bir yer/mekân çağırır sizi.

***

Haftaya Cumartesi – Pazar da Bursa’da, Nilüfer’de “Misi Akademi’de Fernando Pessoa seminerim var. Özellikle  onun “Huzursuzluğun Kitabı”nı da anlatacağım, dahası katılımcıların Pessoa okumasını nasıl yapmaları, onu neden/niçin okumaları gerektiğine değineceğim. Bir yazarın yaşadığı zamanın ruhunu nasıl yansıttığından da söz edeceğim. Ara ara Pessoa’ya dönmenizi, “Huzursuzluğun Kitabı”nı yol arkadaşınız kılmanızı isterim. Okudukça sizi yazının simyacısı kılacaktır eminim.

Bandırma ilkgençlik yıllarında geldiğim, bazen de feribotla gelip araçla geçip gittiğim bir yerdi. O yıllarda öğrenciyken çalıştığım inşaat şirketi liman inşaatını yapıyordu. Her ay işçi maaşlarını getiriyor, şantiyenin ihtiyaçlarını tespit ediyordum. Burada birkaç günün işçi koğuşlarında geçtiği de olurdu. Bana bu liman kasabasından çok şey kaldığını düşünürüm.

Şimdi ise, bugün, hem ana caddesini hem de çarşısını keşfedip, iz sürerek Serüven Kitabevi’ni buldum. Mesut Koçak adındaki sahibi okurummuş. Kitabevinin ikinci el kitaplar katındaki raflarında yer alanlar ilgimi çekti, birçok kitap aldım. Sonra okumak, kitap, taşrada yaşamak üzerine Mesut’la konuştuk. Ankara’dan gelip buraya yerleşmiş yedi yıl önce, yaptığı işi ve burayı sevdiğini söylüyordu.

Kasabada kendime daha çok zaman ayırabilmek için, sohbeti kısa kesip; önce bir esnaf lokantasının izini sürdüm, ardından bir aktarın. Sonra da oturup okuyup yazabileceğim bir cafenin kapısını araladım. Ama Birsel’in yanıma aldığım deneme/günlük ve şiir kitaplarına da göz atmayı unutmadım. Bir de yazacağım mektupları.

Gelin görün ki, dayanamadım, defterimi açıp Birsel ile ilgili kısa notlar düştüm:

  • Öncü kimlik>kurucu yazar,
  • Yüzü Batı kültürüne dönük biri,
  • Aydınlanma düşüncesi,
  • “Başka bir hayat yaşamak istemezdim,” düşüncesini aç. (s. 8)
  • Anlamanın/anlamlandırmanın şairi, (bir sohbetimizden örnek anlat)
  • Akıl/duygu/humour üçlemi: hem şiirinde hem de demesinde.
  • Denemesinin asıl debisini oluşturan: humour, bilgi; tarihsel ve güncel.
  • Denemelerindeki devinim> başka göz/gözlem/ben-yorumu bakışı.
  • Dile yeni olanaklar taşımasa> çalışma yöntemi (tanıklığından örnekle, yazı notları, fişler çıkarması, sözcük notları)
  • Yeni bir söylem yaratır; yakın tarih gerçekliği: yer/zaman/mekan ve kültür.
  • Geliştirdiği tavır>biçem>yaşama bakışı.
  • Denemeciliğinde yarattığı gerçeklik: dile bakışı, taşıyıcı bilinç.
  • Yeni bir dil evreni yaratması.
  • “Salâh Bey Tarihi”ndeki geçmiş zaman imgesi, onu Abdülhak

Şinasi Hisar’dan ayıran özellikleri ayrıca anlatmalısın…

-Kahveler Kitabı

-Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu

-Boğaziçi Şıngır Mıngır

-Sergüzeşt-i Nono Bey ve Elmas Boğaziçi

-İstanbul-Paris

  • Fransız Resminde İzlenimcilik (üzerinde dur)
  • Şiirin İlkeleri ve Sen Sev Beni> birer otoportredir
  • İlk günlüğü: 1955: Günlük (bunu dair anlattığı, “Ataç’tan öncedir benim yazdığım, demişti.”
  • İlk deneme kitabı: 1969: Kendimle Konuşmalar

Salah Bey, denemelerinde melez anlatıcıdır. Yalnızca bilgi devşirmez, size belli bir üslupta yeni bir bakış ve söylemle bağlamını kurarak anlatır.

Evet, ironiktir. Bensel bakışında dünyayı algılama, insanı anlamam derdindedir.

Bir konuşmamızda Göztepe’den Kızıltoprak’a kadar kaldırımlardaki ağaçları saydığını anlatmıştı. Sonra, yol tariflerinde izlenimci bir ressam gibi adeta suluboya resmi çizerdi. Buna bir örnek isterseniz, “Amerikalı Tolstoy”daki “Sonbahar Oyunları” denemesini okumanızı öneririm. Hele “Daltabaniye”yi okuduğunuzda James Joyce(a bakma biçiminizin değişebileceğine de hazır olmalısınız.

O, bir zihin okuyucudur aynı zamanda her bir anlatısında. Şimdi siz de kendi sözcüklerinizin ırmağına dönün, her birinin hangi cümlede nasıl kullanacağınızı düşünün. Ama ille de deneme olarak yazmaya başlayın derim.

         ______

         (*) Paul Auster, Görünmeyen, Çev.: Seçkin Selvi, 2010, Can Yay., 237 s.

Yorum yapın