Bir Parçanın Hikâyesi: Pezzettino ve Suya Karışan Kimlik Arayışı | Hayrettin Özen

Şubat 16, 2026

Bir Parçanın Hikâyesi: Pezzettino ve Suya Karışan Kimlik Arayışı | Hayrettin Özen

Bazı çocuk kitapları vardır, elinize alırsınız… “Bunu çocuğa okurum” diye düşünürsünüz. Sonra iki sayfa geçmeden durup kalırsınız. Çünkü kitap bir yerden sonra çocuğa değil, size konuşmaya başlar.

Benim için Pezzettino tam olarak böyle bir kitaptı.

İtalyan-Amerikalı yazar ve çizer Leo Lionni tarafından yazılmış ve çizilmiş bu kitap ilk kez 1975 yılında yayımlanmış. Yıllar geçmiş, dünya değişmiş, nesiller değişmiş ama kitap hâlâ aynı yerden vuruyor. Türkiye’de ise Elma Çocuk tarafından basılmış. Raflarda “çocuk kitabı” diye duruyor ama bence yanlışlıkla oraya konmuş gibi. Çünkü bu hikâye çocukların anlayabileceği kadar yalın, yetişkinlerin dayanamayacağı kadar derin.

Lionni’nin dili çok sade. “Tertemiz” diyebilirim. Aynı sadelik çizimlerde de var. Öyle minimal, öyle açık… Ama garip bir şekilde insanın içine işliyor. Sanki kitap bağırmıyor ama sizi sessizce yakalıyor. Bazen en sert şeyler zaten böyle olur: yüksek sesle değil, sakin bir netlikle gelir.

Kitabın adı bile başlı başına bir ipucu. Pezzettino, İtalyanca “küçük bir parça” demek. Hikâye de zaten bu “parça olma” fikrinin etrafında dönüyor.

Pezzettino etrafındaki her şeyi çok büyük görüyor. Kendini ise çok küçük. Bu yüzden tek başına bir anlamı olamayacağına inanıyor. Bir başkasının parçası olduğundan emin. Bir yere ait olmalı. Birine eklenmeli. Bir şeyin tamamlayanı olmalı.

Ve bunu okurken insanın aklına istemeden şu geliyor:

Ben kaç kere böyle hissettim?

Kaç kere birinin yanında daha “tam” olduğumu sandım?

Kaç kere bir ilişkiyi, bir işi, bir kimliği kendime sığınak yaptım?

Kaç kere “ben tek başıma yeterli değilim” duygusunu, kendime bile itiraf edemeden taşıdım?

Pezzettino’nun hikâyesi aslında bir çocuk masalı gibi başlıyor ama bir yerden sonra insanın hayat boyu peşinden koştuğu o temel soruya dönüşüyor:

“Ben kimim?”

ve daha acıklısı:

“Ben tek başıma yeterli miyim?”

Pezzettino bu soruyla yola çıkıyor. Karşısına çıkanlara soruyor: Uçan’a, Koşan’a, Yüzen’e…

“Ben sizin bir parçanız mıyım?”

Bu sorunun ağırlığını çok iyi biliyorum. Çünkü bu, sadece bir çocuğun sorusu değil. Bu, yetişkinliğin ortasında bile insanın içinden geçen en kırılgan cümlelerden biri:

“Ben birine ait miyim?”

“Bir yerde tamamlanıyor muyum?”

“Birinin hayatında gerçekten bir anlamım var mı?”

Karşısına çıkanlar ona net cevap veriyor:

“Hayır. Sen benim parçam olamazsın. Çünkü benim bir parçam eksik olsaydı, ben bunu yapamazdım.”

Mesela Yüzen diyor ki:

“Bir parçam eksik olsa yüzemezdim.”

Bu cümle bana her seferinde sert geliyor. Çünkü Pezzettino’nun zihnindeki eksiklik fikrini büyütüyor. Demek ki bir yere ait değilse, gerçekten eksik kalacak. Demek ki bir bütüne dahil olamıyorsa, tamamlanamayacak.

Ve ben burada Pezzettino’ya kızamıyorum. Çünkü insan bazen gerçekten kendini bir “parça” gibi hissediyor. Birilerinin hayatına eklenince değerli olacak sanıyor. Bir yerin içinde durunca anlam kazanacağını düşünüyor. Bu çok insani. Hatta belki de çağımızın en yaygın yanılgısı.

Bu noktada hikâye yalnızca bir “kimlik arayışı” olmaktan çıkıyor benim için. Modern insanın en yaygın hastalığına dönüşüyor:

Kendini başkasının içinde tamamlanacak bir şey sanmak.

Ben bunu çok tanıyorum. Çünkü bazen kendimizi bir bütün gibi taşımak zor geliyor. Kendimizle baş başa kalınca eksik yanlarımız daha görünür oluyor. Kusurlarımız, yaralarımız, geçmişimiz… Birini sevince sanki toparlanıyoruz. Bir yere ait olunca sanki “olmuş” gibi hissediyoruz.

Ama bazen bu, iyileşmek değil.

Sadece kaybolmaktan korkmak oluyor.

Pezzettino en sonunda bir bilgeye gidiyor. Bilge ona uzun uzun konuşmuyor. Sadece tek bir şey söylüyor:

“Pat Adası’na git.”

Ve hikâye asıl burada başlıyor.

Su: Dağılmanın ve Yeniden Kurulmanın Yeri

Pezzettino’nun hikâyesinde su bir fon değil. Bir süs değil. Bir “çocuk kitabı atmosferi” hiç değil. Su burada bir yüzleşme alanı.

Çünkü su, insanı hem taşır hem dağıtır.

Suya girince sınırlar değişir. Sertlik yumuşar. Kontrol kaybolur. Bir şeyler çözülür. Ben suyu hep biraz hayatın kendisine benzetirim: güvenli değildir ama öğreticidir. İnsanı bazen yıkar, bazen arındırır. Ama her zaman dönüştürür.

Pezzettino da suyla karşılaşınca bunu yaşar.

O küçücük parça, suya temas ettikçe bir bütüne ait olma fikrini yavaş yavaş kaybetmeye başlar. Çünkü su ona şunu öğretir:

Her şey akış halindedir.

Her şey dönüşür.

Hiçbir şey sabit değildir.

Ve belki de “bütün olmak” diye bir şey yoktur.

Belki de mesele şudur:

Bir parça olmak, eksiklik değildir.

Bu cümle ilk bakışta basit gibi duruyor ama insanın hayatını yerinden oynatabilecek kadar güçlü. Çünkü biz “parça” olmayı hep kötü bir şey sanıyoruz. Yarım olmak gibi. Tamamlanmamış olmak gibi. Eksik olmak gibi.

Oysa Lionni çok sakin bir şekilde şunu söylüyor:

Parça olmak bir kusur değil.

Bir hal.

Bir gerçek.

Ve belki de özgürlük tam burada başlıyor.

Aidiyet Değil, Kendilik

Pezzettino’nun yolculuğu aidiyet arayışıyla başlıyor ama bir kendilik keşfiyle bitiyor. Bu fark beni çok etkiliyor. Çünkü ben de uzun süre aidiyetle kendiliği karıştırdığımı fark ediyorum.

İnsanın büyük yanılgısı şu:

“Bir yere ait olursam tamamlanırım.”

Oysa suyun dili bambaşka:

Tamamlanmak diye bir şey yoktur.

Sadece akmak vardır.

Değişmek vardır.

Kendini yeniden tanımlamak vardır.

Su hiçbir zaman “tam” değildir ama eksik de değildir. Sürekli şekil değiştirir. Kabına göre var olur. Ve belki de bu yüzden güçlüdür.

Pezzettino’nun hikâyesi bana şunu hatırlatıyor:

Bazen insan bir bütün arar.

Bir yer arar.

Bir insan arar.

Bir kimlik arar.

Ama aslında insanın aradığı şey başkası değildir.

Kendisidir.

Ve bazen kendimizi bulmak için önce dağılmamız gerekir.

Bazen hayat bizi suya atar.

Bazen biz buna “kaybettim” deriz.

Oysa belki de o an ilk kez gerçekten kendimize karışıyoruzdur.

Son Söz: Bu Kitap Çocuklara mı Yazıldı Gerçekten?

Evet, çocuklara yazılmış.

Ama ben bu kitabı her okuduğumda şunu düşünüyorum: yetişkinlerin okuması gereken çocuk kitapları, çocuklara yazılmış gibi duran ama aslında insanın içindeki yetişkine dokunan kitaplardır.

Çünkü Pezzettino bize şunu hatırlatıyor:

Bazen hayat bizi suya atar.

Bazen dağıtır.

Bazen savurur.

Ve biz bunu kaybolmak sanırız.

Ama belki de kaybolmak değildir bu.

Belki de ilk kez kendimize yaklaşmaktır.

Belki de mesele bir bütün olmak değil.

Belki mesele şudur:

Bir parça olmayı kabullenmek.

Ve o parçanın da başlı başına bir anlam taşıdığını fark etmek.

Su gibi…

Tek başına bir damla.

Ama içinde koca bir dünya

Yorum yapın