Bir Kuşak Romanı: Miras Toprak | Yasin Taçar

Şubat 14, 2026

Bir Kuşak Romanı: Miras Toprak | Yasin Taçar

Kuşak romanı denilince akla gelen romanlar hemen hemen bellidir. Benim aklıma ilk olarak Buddenbrook Ailesi gelir, Thomas Mann’ın şaheserlerindendir. İkinci olarak da hemen akabinde -ki zaten temelinde Mann’ın romanı yatar- Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları gelir. Üç kuşak üzerinden Osmanlı son dönemini, Cumhuriyet neslini, genç kuşağın çatışmalarını, geleneklerin değişimini ustalıkla anlatır Pamuk. Edebiyatımızda yaygın bir türdür, özellikle de toplumu, tarihi anlatmak için çok güzel bir fırsattır. Nitekim Üç İstanbul da İstanbul bağlamında üç kuşak üzerinden Türkiye’nin geçirdiği değişimi, tarihin belli dönemlerini anlatmaz mı?

Timaş Yayınları’ndan çıkan Maria Turtschaninoff’un Miras Toprak adlı romanı da başarılı bir kuşak romanı. Toprağa kök salmış bir ailenin -ki romanın adında da kendine yer bulan toprak hem somut anlamda hem de metafor olarak roman boyunca okurun karşısına çıkacaktır- birkaç kuşak boyunca süren hayatını anlatır. Birkaç kuşak olması okuru olaylar dizisi okuyacağına dair bir yanılgıya sürüklemesin, roman olaydan daha ziyade atmosfer üzerine kurulu.

Romanda toprağın doğurucu, koruyucu, besleyici özelliği kadınlar ile özdeşleşir. Kadınların doğurması, beslemesi, çalışması, doğaya, erkeklere ve yaşamın zorlu koşullarına direnmesi tıpkı toprak gibidir. Toprak dört mevsimin, doğal felaketlerin her saldırısına, her darbesine direnir, büyük bir mukavemet göstermez ama beslemeyi, doğurmayı sürdürür; tıpkı kadınlar gibi.

Romanda esas kahraman, esas ana karakter topraktır.

Çünkü toprak, üzerinde yaşanan tüm hayatları bünyesine katar, biriktirir, her şeyin farkındadır ama ses çıkarmaz. Üzerinde yaşayan insanlar ölür, yenileri gelir ama toprak hep aynıdır, yeni gelenleri biriktirmeye devam eder.

İnsan ise toprağa da doğaya da menfaatle yaklaşır, onları tahakküm altına almaya çalışır. Roman üzerinden gidersek erkek, tahakküm sevdasındadır. Erkek toprağı, doğayı ve kadını hükmü altına almak ister, onları kullanır, onlara menfaat nazarıyla yaklaşır. Toprak da kadın da sessiz kalır, sabreder, bu onların gücüdür. İkisi de sömürülür, ikisi de dayanıklıdır.

Kadınlar travmalar taşır içinde, toprak ihanet.

Ve yazar romanda bütün bunları gürültüsüz bir şekilde aktarır okura, atmosfer durgundur. Sanki yazar okura toprağın ve kadının yükü taşıması ama ses çıkarmamasını, sabretmesini, dayanıklılığını, sömürülmesini ama karşı çıkmamasını; gürültüsüz, akışında, şiddet sahnelerine yer vermeyerek, göstermeden hissettirerek anlatmıştır. Anlatmak istemiştir ya da. Hangisiyse, fark etmez, başarılıdır.

Ondan olacak, sessizdir roman, kadınları da sessizdir, tıpkı toprak gibi. Toprağın konuşmaması, kadınlarla özdeşleştirilmesi sonucu onların da sessizliği olarak çıkar karşımıza. Kadınlar her acıyı içlerinde yaşarlar, bastırırlar.

Roman bize sonunu merakla bekleyeceğimiz bir olay vadetmez, okurken ne olduğunu gözümüzde canlandıramayabiliriz bile belki fakat ne hissettiğimizi biliriz, hatta hiç unutmayız, roman bittiğinde de geriye kalan o histir, roman okura his vadeder, güçlü, keskin, hemen geçmeyecek, hemen etkisinden kurtulunmayacak bir his, zihinden ziyade kalbe hitap eden ama hafızayla birlikte çünkü unutmak zor, yazar unutulsun istemediğinden zaten böyle yazmış, bunu yazmış.

Yine ondandır, romandaki zaman karakterlere göre değil, doğaya göredir, doğanın döngüsü romandaki aslolan zamandır. Kuşaklar arasında belli bir güzergahta gidilmez, sıçramalarla ilerlenir. Başından sonuna doğrudan bir seyir beklemiyor bizi yani. Çünkü yazının başında da dediğimiz gibi burada ana karakter, toprak.

O yüzden karakterlerin yaşadığı önemli olaylar kısaca geçilirken, örneğin toprağa basmak, temas etmek uzun anlatılır. Çünkü olaydan ziyade uyandırdığı his önemlidir. Yani, kısaca, miras olan toprak, toprağın taşıdığı, insanda şahit olduğu hislerdir ve toprak; insanın silmek istediklerinin silinmesine engel olur, bir sonraki kuşaklara taşır onları.

Yorum yapın