Bendeki Gece | Berrin Yelkenbiçer

Şubat 11, 2026

Bendeki Gece | Berrin Yelkenbiçer

Bilge Karasu’nun Gece romanını okumaya başlayıp bendeki ‘gece’nin karşılığına gelinceye dek okur kimliğimle yüzleştim önce. Ben, dedim kendi kendime, herhalde konformist bir okur olmalıyım. Öyle ya, bu kadar sembolik bir dil, metafor, eğretileme, alegori, artık ne deniyorsa, bana fazla geliyor, sürekli bir anlamaya çalışma çabası yoruyor hatta bir parça geriyor. Deliliği göze alıp kendimle konuşmaya devam ettim sonra. İyi de, dedim, ben ne romanlar, öyküler, metinler okudum ki tüm yoğunlukları, zorlukları, farklılıklarıyla beni alıp götürdüler, kendilerini vazgeçilmez kıldılar. Aldım onları, zihnimin en güzel odalarına yerleştirdim.

Demek ki, diye konuşmaya devam etti deli iç sesim, biraz sabırlı olmalısın. Çok beklememe gerek kalmadı. Nasıl bir heykeltraş zihnindekileri parmaklarının ucuyla taşa aktarıp ortaya çıkardığı yontuda bir mucize yaratıyorsa, Bilge Karasu’nun Gece’si de İhsan Oktay Anar’ın Amat romanında sislerin içinde beliren gemiler misali netlik kazanmaya başladı gözlerimin önünde ve şahane bir metne dönüştü.  

Cortazar, edebiyatın büyüsünü elmas metaforuyla açıklar. Ona göre edebiyat çok yüzlü bir elmastır ve o yüzlerin her biri iç ve dış, fiziksel ve zihinsel, politik ve psikolojik gerçeklik ışığının bir tayfını yansıtır.

İşte Gece’de tam böyle oldu.

Az sabredip okumaya devam ettikçe elmas farklı bir yüzünü göstermeye başladı bana. Geceye, gecenin sembolize ettiklerine, baskı ve korkuya, sessizlik ve suç ortaklığına dair görüntüler, imgeler, duygular resmî geçit yapmaya başladılar sağımda solumda.

Büyük kısmı 1980 öncesinde geçen çocukluğumda bir gece vakti bahçe duvarımıza kara harflerle yazılan slogan çağrıştı belleğimde. 141-142’ye Hayır! la neye isyan edildiğini bilmiyorum o zamanlar. Rakamlar neyi ifade ediyor, hiçbir fikrim yok. Biz az ötede uyurken, tam da geceleyin birileri gelmiş, plastik kovalarına sokup çıkardıkları fırçalarıyla kara yazılar yazmışlar duvarımıza. Elimizdeki tek gerçeklik bu. Kimseye sormadım, kimse de anlatmadı olan biteni ama babamın yazıyı apar topar silmeye çalışmasında karanlık, tekinsiz, korkutucu bir şeyler var.

Okunur olmaktan çıktı yazı ama beyaz duvarda kara gölgesi kaldı bir de o rahatsız edici tekinsizlik hâli.

Yıllar sonra öğrendim 141 ve 142’nin sınıf esaslı örgütlenme ve propagandayla ilgili Türk Ceza Kanunu maddeleri olduğunu. Pozitif hukukun toplumsal yaşamda sosyal ve bireysel hakları düzenlemek adına insanların bizzat kendilerinin yazıp uyguladıkları yasaları ifade ettiğini ve mutlak olmadıklarını, yine insanlar tarafından değiştirilebileceğini göz önüne alırsak, bu karşı çıkışın neden anarşizm olarak değerlendirildiğini o zaman anlamadım, şimdi hiç anlamıyorum. Söz konusu maddeler 90’ların başında kaldırılmış ya da değiştirilmiş ama biz öncesini bildik bir kere. Var olan bilgi sonsuza dek yok edilemez.

Kitapta kimlikleri belirsiz olarak söz edilen gece işçileri bende duvarımıza kara yazı yazanlar olarak canlandılar. İyi ya da kötü olmaları nereden baktığınıza bağlı olarak muğlaktı.

Romanın gecesi karanlık, belirsiz, tekinsiz. Gündüzlere de yayılan bir baskı var gecelerde, nefessiz bırakan korku var. Durdukları zemin oynak taraflar ve bu tarafların birbirlerine uyguladıkları ölçüsüz şiddet ya da şiddet olasılığı var. Şiddetin var edilme olasılığı birbirlerine yönelttikleri sözcüklerde gizli.

Genlerinde ölümcül hastalık taşıyanlar, taşımayanlara göre o hastalığa yakalanmaktan daha çok korkarlar ya, işte şiddetin dilde ve sözcüklerde var edilmesi belki de fiile dökülmesi kadar korkutuyordur hepimizi. Ölüm gibi bir şey oluyordur ama bu sefer ölünüyordur.

Korku canlıyı sindiren, dönüştüren karanlık bir duygu. Söz konusu olan insansa, kendi kurduğu iktidarların dayattığı dil başlangıçta veya zamanla şiddete meylediyorsa ve bu şiddet görünür duyulur oldukça sıradanlaşıyorsa eğer, korku bireyin aklını fikrini ele geçiriyor ve kendisi olmaktan hatta insanlıktan çıkarıyor.

Romanda yer ve zaman belirsiz. Gece işçileri, izleyenler, izlenenler, fişleyenler, fişlenenler, gözetleyenler, gözetlenenler, ihbar edenler, ihbar edilenler, öldürenler, öldürülenler var. Öldürenler kendilerinin de öldürülebileceğini biliyorlar. Öldürülmeler bazen yok olma, yok edilme, bir daha hiç haber alınmama şeklinde de olabiliyor.

Bilge Karasu romanını 1985 yılında yayınlamış. 12 Eylül Türkiye’sine dair bir roman olarak değerlendirilebiliyor ama bende daha öncesinin gecelerini çağrıştırdı. Tüm o korkuyu, baskıyı, şiddeti alalım, bir başka zamanda dünyanın herhangi bir ülkesine yerleştirelim, yeri tam da orasıymış gibi tam oturacaktır. Bu da metnin evrenselliğinin altını çizen bir olma hâlidir.

Canım anneannem “Geceler hastalara çok uzundur kızım.” derdi hep. Ölümün karanlıkta gelip onu almasından korkar ve neredeyse hiç uyumazdı. Ondaki gece buydu.

Belki de yaşlılıkta biraz daha ölüme yakındır geceler ama gençlikte derin, deliksiz ve yaşama dair renkli rüyalı uykular armağan eder insana. Gecenin bizdeki karşılığı yaşa, zamana, yaşadığımız ülkeye göre değişiyor diyebilir miyiz? Diyebiliriz bence.  

 En çok geceleri tutan münasebetsiz diş ağrısını tüm söylemlerimin dışında tutayım diyeceğim ama yer, zaman, ülke dinlemeden her birimizde bıraktığı ağrılı izleri yadsıyamayız. Bu da gecelere dair hiç de ayrımcı olmayan evrensel bir başka gerçekliktir.

Julio Cortazar yazarın her şeyden önce sözcüklerle oynadığını ama ciddiyetle oynadığını, elinin altında bir dilin bitmek bilmez ve sonsuz olanakları bulunduğu ölçüde oynadığını söyler. 

 Bilge Karasu’nun Gece’si, Türkçe’nin doğurgan, üretken ve çoğaltan olanaklarıyla tüm zamanların ve herkesin gecelerine dair yazılmış, usul usul okunması önerilen felsefi ve şiirsel bir romandır.

Yorum yapın