Aynaya baktığımda gördüğüm yüz, başkalarının bana baktığında gördüğü yüzle aynı mı? Yoksa ben başkalarının bakışında çoğalan o binlerce kişiden biri miyim? Üzerimize giydirilmiş bütün rolleri, unvanları, beklentileri bir anlığına kaldırsak; çırılçıplak kalsak aynı duyguları hissedebilir miyiz yine? Yoksa bizi ayakta tutan şey, sandığımız gibi içimizdeki bir öz değil de o rollerin sağladığı güven mi?

“Öylece yaşarken, burnumun şeklini hiç düşünmemiştim. Saç kesimimi, uzun mu kısa mı diye, gözlerimin rengini, alnım geniş midir dar mıdır dert etmemiştim. İşte bunlar benim gözlerimdi, kulağımdı, saçımdı, ayrılmaz parçalarımdı.”
Luigi Pirandello Biri, Hiçbiri, Binlercesi adlı hikâyesinde, kahramanı Vitangelo Moscarda, sıradan, rahat bir yaşam süren bir bankacıdır. Bir gün eşi ona burnunun hafifçe eğri olduğunu söyler. Küçük, neredeyse önemsiz bir ayrıntıdır bu. Ama o andan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır Moscardo için. Mesele burun değildir aslında. İnsanın kendini sandığı kişiyle, başkalarının ona biçtiği kişi arasındaki uçurum… Kendisi hakkında söz hakkını kaybettiğini fark ettiğinde de o “ben” parçalara ayrılır anlatı boyunca.
“Bir pencereden bakarsın, dünyayı seyredersin ve her şeyin sana göründüğü gibi olduğuna inanırsın…”
Pirandello, insanın tek bir kimliğe sahip olduğu fikrini bir yanılsama olarak görür. Yalnızca romanlarında değil, gazete söyleşilerinde de tekrarlar bunu. Ona göre insan, kendisi hakkında söylenenlerin toplamı değil; onların arasında sıkışmış bir boşluktur. Benlik ise içerden keşfedilen bir öz değil, başkalarının bakışıyla çoğalan bir görüntüler toplamıdır. Bu yüzden kimliği inşa etmeye değil, onu askıya almaya çalışır anlatısında. Fakat bunu yaptıkça büyük bir soruna da kapıyı açar. İnsan kimliğini sorgulamaya başladıkça düzen için tehlikeli olmaya başlamıştır çünkü. Ama neden? Bu özgürleşme değil midir? Moscarda’nın yaşadığı “delilik” süreci boyunca okuru rahatsız eder bu sorular. “Herkes beni kendi gördüğü gibi bilir; ben ise kendimi bilemem. Çünkü ben, onlar için başka başkayım.”
Evet, hayat bir sahne… Ve biz bu sahnede rollerimizi oynuyoruz. Öğretilmiş, onaylanmış, kabul görmüş rollerimizi… Baskın olan, daha çok alkışlanan ve en çok da dayatılan bu rollerin içine sığınıp dolanıp duruyoruz orada. İplerin kimin elinde olduğunu sormadan, kukla olduğumuzu fark etmeden… İtiraf edemezsek de kendimizi kaybetmekten çok, rolümüzü kaybetmekten korkuyoruz.
Gogol’un kaybolan burnu usulca yaklaşıyor şimdi de bize. Yüzün ortasında duran, saklanamayan, görmezden gelinemeyen o parça. İnsan nasıl kaybedebilir ki onu. Ama… Onun kendisine ait olmadığını fark ettiğinde… “İnsan bazen kendisinin bile tanımadığı bir yüzle karşılaşır.” Pirandello’nun Altı Kişi Yazarını Arıyor ’da söylediği gibi, bir karakter için doğmak, bir insan için doğmaktan daha talihsiz. Çünkü karakter, kendisine yazılan kaderden kaçamaz; insan ise kaçtığını sanarak başka bir role sığınır hep. Ve insan, kendisi olduğu için değil, kendisi hakkında anlatılan hikâye yüzünden acı çeker. Kimliğini sorgulayan insan tehlikelidir. Sorgulamaya başladıkça gerçekliğe daha da yaklaşır ve hikâyeyi bozmak ister. Yazılmayı reddeder artık. Sahneyi terk etmez belki… Ama oyunun kurallarını da kabul etmez artık.
Ben, başkalarının karşısında oynadığım roldür
Erving Goffman
Gogol’un kaybolan burnu ile Pirandello’nun burnu arasında bizim burnumuz nerede duruyor peki? Toplumun bize biçtiği yüzün ortasında mı, yoksa çoktan bizden kopmuş, kendi başına bir kimlik mi edinmiş? Belki de asıl sorun, kim olduğumuzu bilmememiz değil; bilmek istemememiz. Hakikate yaklaştıkça roller dağılır, sahne kararıp ipler görünür hâle gelir çünkü. Bizi en çok korkutan şey de budur.
Moscarda, ‘ben’ dediği şeyin ne kadar kırılgan olduğunu fark eder hikâyesinin sonunda. İşte o zaman geriye ne bir yüz kalır ne de tutunacak bir ad. Sadece başkalarının bakışında şekillenmiş, ama artık onlara sığmayan kocaman bir boşluk.
Size bu anlattıklarım, önceden başıma geldiği şekilde deliliğin ilk evresi gibi geliyor sanırım. Öyle tuhaf baktığınıza göre.
O hâlde… Toplumun sana biçtiği yüzü tanıyor musun, ey okur?
Hadi, bir de sen bak aynaya. Gördüğün kim?
Oyunbozan mısın?
Yoksa çoktan yazılmış bir karakter mi?
Kaynak:
Pirandello, Luigi. Biri, Hiçbiri, Binlercesi, Çev. Fuat Sevimay,1984 Yayınevi



















