
‘’Ölümden korkmamıza gerek yok. O varsa biz yokuz .Biz varsak o yoktur.’’ – Epikür
Bulgaristan’ın 1989 sonrası en çok çevrilen yazarlarından biri olan Georgi Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm adlı eseri 2025’in son aylarında Hasine Şen Karadeniz’in çevirisiyle raflarda yerini aldı. Yazar bu kitabında bahçe işleriyle uğraşmaktan büyük keyif alan babasının zaman içerisinde hastalanmasını ve vefatını anlatıyor fakat kitabı geniş bir çerçeveden ele aldığımızda hem bir yakınımızın kaybı sürecinde -ayrıntılarda farklılıklar olsa da -takip ettiğimiz izleklerden tekrar geçiyoruz hem de Bulgar toplumunun siyasi tarihi ve kültürü hakkında esere yedirilmiş bilgiler elde ediyoruz.
Kitap roman olarak kategorize edilmiş olsa da okurun dimağında deneme, anı ve roman türlerinin bir karışımı kalıyor. Kitabın ilk sayfaları babanın yakalandığı hastalığın detaylıca epikriz raporlarıyla, hastanede yapılan işlemlerle,ilaç isimleri ve tıbbi terimlerle destekleniyor. Bu, pek çok romanda rastlanmayan türden bir şeydir fakat bu kitap için çok da abes sayılmaz. Ne de olsa ‘’Ölüm Latince konuşur.’’ diyor Gospodinov. Kendinizle veya sevdiğinizle alakalı aynı zorlu süreci geçirdiyseniz metastaz, metabolik aktivite, radyonüklid tarama,pet gibi tatsız tabirler canınızı acıtabilir.
Yazarın babası hayat karşısında korkusuzdur, sakindir. Korkacak bir şey yok lafını sık sık söyler. İyi bir baba olmasına rağmen çoğu Bulgar baba gibi toplumsal şartların biçtiği baba yeleği sırtındadır. Gospodinov, ataerkil yapının babalara nasıl bir rol çizdiğini ,nelere müsaade etmediğini babasının yaşamından bazen hüzünlü bazen komik hikayeler paylaşarak sezdiriyor. Bununla birlikte, şu cümle ile de açık açık ifade ediyor : Sosyalizmin çocukları-yerlerini bilmeleri gereken can sıkıcı veletler-fazla seremoniye girmeden sevilirdi.
İşte bu noktada çok benzer bir baba figürü ile yolu kesişen okurların düşük doz sevgi muhasebesine dalması mümkündür. Özellikle bölüm sonlarında bırakılan duygusal, düşünsel boşluklar durup kendi yaşamımıza ayna tutmamız, aile bireyleriyle aramızdaki ilişkinin derinliğine kafa yormamız için elverişli bir zemin oluşturuyor. Yazar, sorularıyla okuma eylemine zaman zaman ara verdirip gözlerimizi kitaptan bir süreliğine uzaklaştırıyor. Çocukluğumuzu çok iyi bilen birinin yokluğuyla kişisel tarihimizin, varoluşumuzun nasıl bir tehlikeye girdiğini düşündürüyor.
Kitapta artık dünyadaki zamanının çoğunu kullanmış anne babalar için çocuklarının kaygı ve korkuları evrensel bir tema olarak işleniyor. Bu korku ve kaygılarımız rüyalarımızın ham maddesidir. Ter içinde uyandığımız rüyalarımızda ya biz kayboluruz ya ebeveynimiz ölür, bir şekilde ayrılık söz konusudur. Babamız ölünce o büyülü hikaye anlatıcımız da ölür. Güçlü hafıza ve yılların tecrübesi ile aktarılan komik öyküler ve acı kayıplar için artık son hikaye anlatıcısı biz oluruz. Kuşaklar boyu anlatılanlar şimdi bize emanettir.
İnsan dünyanın her yerinde insandır. Farklı coğrafyalarda cenazelerde siyah giyilmesi, Eski Mısır’da, Mezopotamya’da ,Eski Yunan’da ,Anadolu’da acının, yasın ağıt dediğimiz sözlü edebiyat ürünlerinde yer bulması evrensel bir kültürü göstermiyor mu? Georgi Gospodinov’un ‘’Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.’’ diyerek ifade ettiğini Cemal Süreya şöyle ifade ediyor:
Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Kitabı okurken dünyayı çalkalayan ekonomik ve siyasi olaylardan ülkelerin nasıl benzer bir şekilde etkilendiğini farketme fırsatım oldu. Örnek vermek gerekirse yazarın babasının doksanlarda soğan kıtlığı döneminde soğan üretimi yapması ve yazarın tabiriyle yeni bir ‘’Berlin Duvarı’’ niteliğinde soğan yığınıyla baş başa kalmaları kitaptan bir kaç gün önce izlediğim Sen Hiç Ateş Böceği Gördün Mü ? filmindeki iğde ticareti macerasını hatırlattı bana.
Son olarak, kitabın arabesk bir duygusallıktan uzak ,yalın,akıcı ve samimi bir üslupla yazıldığını belirtmek isterim. Yer yer Yunan edebiyatına, Homeros’a ,Stoa’ya, Zenon’a ,Borges’a selam çakan, şiirlerden alıntılar yapan yazar metinler arası bir yol izliyor. İlk sayfalarda okunması zor bir metin izlenimi verse de ilerleyen sayfalarda anılar, okuyanı içine çekiyor.
















