Ayla Burçin Kahraman’ın Antakya Kokulu Öyküleri  | Neslihan Hazırlar

Nisan 2, 2026

Ayla Burçin Kahraman’ın Antakya Kokulu Öyküleri  | Neslihan Hazırlar

Ayla Burçin Kahraman’ın ilk öykü kitabı Onuncu Ay’dan sonra ikinci öykü kitabı Oyun Değil yine İthaki Yayınları tarafından basıldı. Italo Calvino’nun Görünmez Kentler adlı eserinden, “Bir kentte hayran kaldığın şey, onun yedi ya da yetmiş yedi harikası değil senin ona sorduğun bir soruya verdiği yanıttır,” alıntısıyla başlayan kitap; 2026’nın baharında, ağaçların çiçeklendiği bu günlerde okurla buluştu. Biz okurlar, bazı yazarların her kitabının ilk baskısını hemen alır okuruz. Ayla Burçin Kahraman işte böyle kalemi güçlü, edebi zevki yoğun öyküleriyle okurun gönlünde ilk kitabıyla taht kurmuş yazarlardan. Oyun Değil öykü kitabı, yazarın ustalık eseri diyebileceğimiz bir eser.

Yıkık şehrin çocuklarına ithaf edilmiş kitap, zeytin dalları ve defne yapraklarıyla sarmalanmış dokuz nitelikli öyküden oluşuyor. Her öykü okuru Antakya’nın taş sokaklarında dolaştırıp, iç avlulu evlerindeki yaşanmışlıklarla buluşturuyor. Sanki hiç ölmemiş, gitmemiş, yıkılmamış, hâlâ orada yaşıyorlarmış gibi. Öyküler, insan hayatlarındaki gündelik olayları, bazen keder yüklü, bazen trajikomik bir dille aktarıyor. Calvino’nun Görünmez Kentler’inden alınan epigraflar, kenti var eden sokaklar gibi her öykünün girişinde yer alıyor.

HER YER KARANLIK öyküsünde karakter Cemil’i odağına alan olaylar sınırlı ilahi anlatıcı diliyle aktarılıyor. Cemil’in geçmişi hatırladığı anlar, zihnin kendini kurtaramadığı iç hesaplaşmayı beraberinde getiriyor. Olayların geri dönüşlerle aktarıldığı metinde kadın-erkek, baba-oğul ilişkisi anlatılıyor. Öyküde mekanın bir megapol kent olmadığını da komşuluk ilişkilerindeki samimi tavır ve beklentilerin konumlanmasından anlıyoruz. Sokak ve cadde isimleri ile yazar bizi ilk öyküsünde Antakya ile tanıştırıyor, okuru kentin kalbinde dolaştırıyor.

“Çok değil yarım saat içinde karanlık dağılır, renkler çoğalır, şehir her zamanki debdebesine kavuşup kalabalığa teslim olurdu da bu boşluk farklı görünüyordu şimdi Cemil’e. Şu, kemerlerinde asırları sırtlayan taş köprü, eski meclis binası, tek minareli Ulu Cami.” (sf.14)

Öykü, okurun içini kanırtan ve şaşırtan bir sonla bitiyor. Umut, bir çocuğun gülüşü gibi yayılıyor içimize. Antakya’nın kader tanrıçası Tike, bize satır aralarından göz kırpıyor.

KUM FALI adlı ikinci öyküde Antakya’nın dar taş sokaklarında deli divaneye dönmüş halde oğlunun ruhunu arayan bir annenin çaresizliğine tanık oluyoruz. Tutunacak bir dal gibi uzanıyor ona doğru kum falı. Aradığı belki de kendi yitik ruhu. Öteki tarafla bağı olan, remil çekip kum falı bakan bir remmalin peşinde Sultan’la birlikte biz de düşüyoruz sokaklara.

“Gün bulanmış, gölgeler uzamaya başlamıştı yeniden. Ötelerde bir caminin ezan sesiyle arka sokaktaki kilisenin çan sesi birbirine karıştı. Birazdan karanlık bastıracak. Kendine çeki düzen verdi, evinin tam tersi istikâmete yollandı. Sur kalıntılarının arasından ürkerek ilerledi. Ağır adımlarla indi yokuşu. Dar sapaklardan geçti, omuz omuza yaslanmış sarmaşık kaplı bahçe duvarlarının yanından.” (sf.26)

Eski Antakya sokaklarında geçen bu öyküde reenkarnasyon meselesi öyküde nitelikli bir üslûpla işleniyor. Mekân tasvirleri öyküyü zenginleştiriyor.

DIŞARIDA öyküsünde ben anlatıcı kullanılmış. Mutsuz, geçim derdinde çocuklu bir kadının gözünden anlatılan olaylar, okurda merak duygusu uyandıran bir maceraya dönüşüyor. Kadının çaresizliği, sıkışmışlığı trajikomik bir halde dile getiriliyor. Antakya ağzının ustaca kullanıldığı bu öykünün zengin dili okuru alıp götürüyor. Bir iç hesaplaşma öyküsü de diyebileceğimiz Dışarıda öyküsünde insanın elindekilerinin değerini, kaybettiği zaman anladığını ironik bir dille anlatıyor yazarımız.  İfakat’ın hayat muhasebesi okura ayna tutuyor.

“Akşam olana kadar hiçbiri endişe duymaz yokluğumdan da karanlık bastı mı aramaya çıkar benimkiler. Mahalleli birbirine imalı sorular sormaya başlar. Eve dönmediğimin üçüncü gününde koca bir şüphe olup otururum kursaklara.” (sf. 36)

KULLANICI ADI: SUZ_AN 77 günümüzdeki sınırsız sosyal medya kullanımının sıkıntılarını gözler önüne seren hicivli bir öykü. Özel hayatın gizliliğinin ihlâli, paylaşımların giderek artan ifşa dozu mahremiyetin nasıl sokağa taşındığını gösteriyor. Ölümün yasının bile sıradanlaştığını, ilişkilerin yüzeyselleştiğini yazar nitelikli üslubu ve sinematografik anlatımıyla gözler önüne seriyor. Göremediğimiz “görünenin” farkına varmamızı sağlıyor. İnstagram’da kullanılan terimlerin bolca kullanıldığı öyküde anlatım hareketli. Suzan isimli karakterin sosyal medya fenomeni olma arzusunu okuyoruz öykü boyunca. Yazar bu öyküsüyle günümüzdeki sosyal çürümenin nabzını tutuyor adeta.

“Kadrajında murt dallarıyla kaplı toprak tümseğin tam göründüğü fotoğraflardan birkaçını seçti. Tek tek büyüttü,fazlalıklarını kırptı, sepya filtresiyle kahverengiye boyadı. Uç uca ekleyip yeni bir Reels oluşturdu. Konum. Antakya Asri Mezarlığı. Müzik. Candan Erçetin. “Yalan”

Allah’ım ne zormuş içimiz yanıyor. Canımız Salih eniştemizi kaybettik. Birlikte iyileşeceğiz canlar. Fatiha’nızı eksik etmeyin.” #hüzün #acımızbüyük #ölümallahınemri #keşfetteyiz” (sf.54)

Kitaba adını veren OYUN DEĞİL öyküsünde, bir annenin seneler önce terk ettiği kızıyla geçirmek zorunda olduğu bir geceyi okuyoruz. Mekân bir hastane odası. Geçmişin iki taraflı sorgulandığı bu öyküde gitmekle kalmak arasındaki ince çizgide anneliğin kartlarını açıyor, sonra geri topluyor yazar. Giden mi yoksa kalan mı olmak zordur sorusunu merceğe alıp iç dünya tasvirleriyle zenginleştirdiği metninde herkesin kendini sorgulamasını istiyor.

“Kartı çeviriyor. Yüzüne yaklaştırıp uzaklaştırıyor. Yıllardır ağzında gezdirdiği lokmadan kurtulmak ister gibi, ‘Aradığın şeyi buldun mu?’ diye soruyor bir anda. Sözcükler ince birer çivi, içime saplanıyor.” (sf.66)

BİR YARANIN KABUĞU öyküsü, “Oysa kent geçmişini dile vurmaz” epigrafıyla başlıyor. Ölümün geride bıraktığı bir hayatı paylaşan anne kızın evindeki gündelik yaşamına konuk oluyoruz bu hikâyede. Evdeki hazin, yas ritüellerine tanık olurken öykünün sonlarına doğru her şeyi tersyüz ediyor yazarımız her zamanki şaşırtmayı seven üslubuyla. Annelerin, olayları kenarından tutup kıvırıp kılıfına sokma hâline tanık oluyoruz. Bir tiyatro oyununda repliğini şaşıran oyuncunun son anda durumu kurtarma hali gözümüzde canlanıyor. İki oyuncu arasında sessiz bir anlaşmaya dönüyor bu hâl.

“Parçalanmış atkıyı eline aldığı günkü gibi benzi kül annemin. Ellerini koyacak yer, gözlerini kaçıracak nokta arıyor. Kapının çalmasıyla dağılıyor gözlerindeki bulut. Afacan bir gülümseme yerleşiyor dudaklarına birden, yenilgiyi kabul etmeyip oyuna yeniden başlamak isteyen çocuk gülümsemesi” (sf.75)

ASKER öyküsünde kadının sıkışmışlığını sen anlatıcı ile aktarıyor yazar. Baba-oğul ilişkisindeki dar geçitlere ışık tutuyor. Kapalı mekânda geçen bu öykü üç kişi arasındaki diyaloglarla zengin bir anlatım sunuyor okura. İç hesaplaşmalarla ilerleyen anlatım, dramatik tonda son noktayı koyuyor.

“Rüzgar büsbütün şiddetleniyor birden, ağır bir yumruk gibi vuruyor cama. Hızla havalanan perde, bir el tarafından çekilmiş gibi pencereye yapışıyor aniden. Sonra hızla geri savruluyor. Duvarlar silikleşiyor o an, eşyaların biçimleri değişiyor, sınırlarından kurtulup birbirine karışarak sıvılaşıyor her şey.” (sf.85)

KAN BAĞI öyküsü ilk öykünün devamı niteliğinde çok kollu bir şamdanda yanan mumlar gibi ışıldıyor. Yazar kitap boyunca ara ara yolları kesişip bir şekilde karşımıza çıkan bütün karakterlerini final öyküsünde buluşturuyor. Bütün oyuncular, “Tiyatro bitti,” der gibi sahnede seyirciye selam veriyor, şehir yerle bir oluyor, yaşanan her şey puslu bir karanlığa çekiliyor, perde kapanıyor. Aylardan şubat. Son öyküye kadar Antakya sokaklarında, başına geleceklerden habersiz yaşayan insanlar enkaz altında uyanıyor. İlk öyküdeki yumurcak Caner büyümüş, koca bir delikanlı olarak karşımıza çıkıyor. Caner sanki benim kuzenim, arkadaşımın yeğeni ya da başka bir arkadaşımın kardeşi, biziz. Yakınlarını arayan insanların karşılaştığı güçlüklere, prosedürlere tanık oluyoruz öykü boyunca. 6 Şubat’ta yaşanan trajediyi göze sokmadan tarihe not düşüyor Ayla Burçin Kahraman. “Bir türlü kabuk bağlamayan bir yaramız var, kanıyor,” diyor.

     “Taş üstünde taş kalmamış ne demekti?” (sf.88)

     Antakyalı yazarımız, Asi’nin sularında durulan saf güzellikteki şehrin yasını tutarak değil, şehrin kadim tarihini, güzelliklerini, yaşanmışlıklarını, çok dilli çok dinli ve çok katmanlı kültürünü; sokaklarındaki ayak sesleriyle, baharat kokularıyla, yemekleriyle, tatlılarıyla yaşatıyor. Kitap boyunca kullandığı kelimeler Doğu’nun Kraliçesi’nin zarif gerdanına dizilmiş inci taneleri gibi nitelikli. Öykülerde özenle seçilip kullanılmış semboller kraliçenin tacının her bir taşı.  Ezan sesi yükselen minareleri, çan sesi gelen kiliselerden ve hazzan sesi duyulan havralardan Tanrı’ya yakaran insanların kayıp seslerini öyküleriyle geçmişteki gibi aynı sokakta buluşturuyor. Birbirinden bağımsız öykülerde karakterler komşuya geçer gibi başka öykülere misafir oluyor.

Yazar uzun cümleler yerine kısa net bazen tek kelimelik cümlelerle anlatımı açık ve vurgulu hâle getirmiş. Anlatım teknikleri bakımından zengin, okuru yormayan alıp götüren, edebi yönü güçlü bu  öyküler iyi okuru bekliyor.

Oyun Değil, Ayla Burçin Kahraman, İthaki Yayınları,2026, 98s.

Yorum yapın