Alt Satır Dilek Karaaslan | Semrin Şahin

Mart 9, 2026

Alt Satır Dilek Karaaslan | Semrin Şahin

Bazı cümleler, bir kitabın ya da filmin içinde saklanmış halde karşımıza çıkar ve bir anda düşünce biçimimizi, hatta hayat yolumuzu değiştirebilir. Yazarlık da böyle değil midir zaten? İçimize düşen küçük bir kıvılcımla başlar, sonra bizi adım adım geliştiren bir serüvene dönüşür.


Bu söyleşide, yazarların kendi ilham kaynaklarına, yazma alışkanlıklarına ve iç dünyalarına samimi sorularla dokunuyoruz. Her yanıt bir sahneye dönüşüyor, her sahne okura yeni bir kapı aralıyor.

Orhan Pamuk’un Yeni Hayat kitabı “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” diye başlar. Sizin şimdiye kadar okuduğunuz kitaplar arasında hayatınızı değiştirmese bile etkilendiğiniz, okumasaydım çok şey kaybederdim diye düşündüğünüz bir kitap var mı?

Aslında bir değil onlarca böyle kitap sayabilirim ama ilk sıralarda gelenleri söyleyeyim.  “Okumasam çok şey kaybederdim,” diyebileceklerim: Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına, okuduğumda on sekiz yaşındaydım karakterimin eksilerini artılarını, düzeltmem gereken yanlarını bana gösteren bir kitaptı. Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ı, Ursula Le Guin’in Zihinde Bir Dalga’sı, Semih Gümüş’ün Okumak ve Yazmak’ı, Mustafa Merter’in Dokuz Yüz Katlı İnsan’i, Engin Geçtan’in İnsan Olmak’ı ve Duygu Asena’nın Kadının Adı Yok’unu sayabilirim. Elbette daha fazlası var ama bunlar ilk anda aklıma gelenler.

Yazmaya başlamanıza ya da yazı biçiminizi dönüştürmenize ilham olan bir film oldu mu? Olduysa hangi sahne sizi etkilemişti, bizimle paylaşır mısınız?

Olmaz mı? İlk gençlik yıllarımdan bu tarafa beni etkileyenlerin birkaçı, hayatıma yön verecek iyi kitapları seçip okuyabilmek, iyi filmler izlemek, seyahat etmek ve değişik semtlerde yürümek. En çok etkilendiğim, bana yazma isteği ve ilham veren filmlerin başında Kızarmış Yeşil Domatesler, gelir. Yine hemen aklıma gelenler, Çingeneler Zamanı, Dalgaları Aşmak, Muson Düğünü, Anayurt Oteli, On Dört Numara, Yer demir Gök Bakır, gibi filmleri sayabilirim. Kızarmış Yeşil Domatesler’de çiftliğin zenci çalışanına kafayı takmış bir güvenlik görevlisinin sürekli iftira ve saldırılarından bunalan ve zenci çalışanı ailesinin bir parçası olarak gören ev sahibesinin, polisi (ya da şerifi veya yardımcısını – emin değilim) bir gece yarısı öldürmesi ve sonrasında yakın arkadaşı ve zenci çalışan ile birlikte polisin arabasını yok edip cesedini çiftliğin lokantasına gelenlere biftek olarak yedirmesinin izleyici tarafından anlaşıldığı sahneyi unutamam.

Haruki Murakami, yazarlığın bedensel güç gerektirdiğini ve her gün koştuğunu ya da yüzdüğünü anlatır. Sizin düzenli bir spor alışkanlığınız var mı? Varsa bu fiziksel pratiğin yazma sürecinize etkisi nedir?

Maalesef herhangi bir sporla uğraşmıyorum, sportif biri değilim, yalnızca uzun yürüyüşler, onun da belli bir rutini yok, fırsat buldukça diyebilirim. Yürümek, mümkünse farklı semtlerde yürümek benim için hem rahatlamak hem de gözlem yapmaya, zihnimi odaklamaya yarayan en anlamlı aktivite.

Virginia Woolf, “Para kazanın, kendinize ait bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın…” diyerek birçok kadına yazma cesareti verir. Bu sözden yola çıkarak, siz yazmaya yeni başlayan birine ne tavsiye ederdiniz? Bir yazarın en başta hangi gerçeğe ya da duruma hazırlıklı olması gerekir sizce?

Tüm sorunlardan önce, yazar adayının, yazmayı bir heves mi, bir aktivite mi, yoksa bir yaşam ve kendini gerçekleştirme amacı olarak mı gördüğünü netleşmesi lazım. Eğer ilk ikisiyse sorun yok, insanlar istediği gibi ve istediği kadar yazıp istemediği ya da sıkıldığı zaman vazgeçebilir. Ama yazan kişi için yazma bir yaşam ve kendini gerçekleştirme amacıysa her şeye hazırlıklı olmalı ki, bunlardan ilki bu yolla yaşamını idame etmenin zorluğu. Ben kendi adıma hayatımı başka bir yerden kazanırken, kurumsal olarak çalışırken yazmaya başladım. Dolayısıyla işim daha kolaydı, herhangi bir maddi yetersizlik yaşamadım. Dayanmam gereken tek şey uykusuzluk ve yeterince yazmaya zaman bulamamanın huzursuzluğu idi, ama bunun da iyi bir yanı vardı, daha disiplinli olursam her şeye zamanın yetiyordu. Tamamen boş kalan bir zamanın hiçbir şekilde ideal bir biçimde değerlendirilemediğine kendim de dahil defalarca tanık oldum. Bugün tanıdığım kendi çağdaşım birçok yazarın -kendim de dahil- bir Sait Faik’in, bir Orhan Veli’nin ya da şu an isimlerini gizli tuttuğum yalnızca yazıdan kazandıklarıyla yaşayan bazı yazar arkadaşlarımın yaşadığı maddi sorunlara dayanabileceğini öngörmüyorum. Dolayısıyla bu işe soyunanların öncelikle bir şekilde asgari bir yaşamı sürdürebilecek geliri olması lazım. Yazabilmek için de çok ama çok okumak, çok yazmak, çok çalışmak ve kendini adamak, yalnız olmayı seçmek, kendiyle olmaktan hoşnut olmak gerekli elbette.

İnsanlar genelde okudukları kitabın altını çize çize okur. Peki siz bir yazar olarak kendi yazdıklarınız arasında altını çizeceğiniz bir cümle seçseniz, hangisi olurdu? Neden?

Deyim yerindeyse, ben okuduğu kitapları defter gibi kullananlardanım. Satırların altını çizer, sayfa sonlarına, boşluklara, kitabın arkasına notlar alır, önemli sayfaları numaraları ile yine kitabın arkasına yazarım. Kendi yazdıklarımdan bir cümle seçecek olsam, sanırım bu, “Her kurgu gerçek değildir elbette, olmamalıdır da, ama her kurgu kendi gerçeğini yaratır,” olurdu.

Yorum yapın