Kyli Moore – Gilbert: “Hapishane anıları silikleşmeye başladıkça asıl benliğimin yeniden kendini gösterdiğini düşünüyorum”

Kasım 6, 2026

Kyli Moore – Gilbert: “Hapishane anıları silikleşmeye başladıkça asıl benliğimin yeniden kendini gösterdiğini düşünüyorum”

Söyleşi: Mehmet Tolga Görgülü

Avustralyalı akademisyen Kylie Moore-Gilbert, 2018’de İran’da tutuklandı ve casusluk suçlamasıyla on yıl hapis cezasına çarptırıldı. İran hapishanelerinde geçirdiği 804 günü anlattığı Kafessiz Gökyüzü adlı kitabında, tecrit ve belirsizlik içinde kendisine bir çıkış yolu arayan bir kadının mücadelesine tanık oluyoruz.

Moore-Gilbert, dış dünyadan sınırlı haber alabildiği bu süreçte sorgucularının niyetlerini anlamaya, verilen sözlerin doğruluğunu tartmaya ve ne zaman karşı koyup ne zaman bekleyeceğine karar vermeye çalışıyor. Hapishane arkadaşları Niloufar ve Sepideh’yle kurduğu dostluklar, bu zorlu koşullarda ona güç veriyor. İletişim kurmanın bile engellerle dolu olduğu bu ortamda kadınlar, birbirlerini dinleyerek ve gündelik hayatı paylaşarak dayanışmanın yollarını buluyor. Yazar, kendi özgürlük mücadelesini anlatırken hapishanede tanıdığı ve serbest bırakıldığında geride bırakmak zorunda kaldığı bu kadınların yaşadıklarını da okurla paylaşıyor.

Yazarla hapishanede kurduğu dostlukları, baskı altında insan ilişkilerinin aldığı biçimleri, yaşadıklarının özgürlük sonrasındaki izlerini, İran’a vedasını ve kendisini alıkoyanları affetme kararını konuştuk.

Kitabınızda Niloufar ve Sepideh’yle kurduğunuz dostlukların önemli bir yeri var. Onlardan ayrılma ihtimalinin bile sizi korkuttuğunu anlatıyorsunuz. Bir yandan da Niloufar’la daracık hücrenizde şarkı söyleyip dans ettiğiniz anlara tanık oluyoruz. Bu dostluklar, yalnızlığınızı hafifletmenin ötesinde sizin için ne ifade ediyordu? Birlikte neşelenebilmek, hapishanedeki gündelik hayatınızı nasıl etkiliyordu?

    Önce tecritteyken gizlice haberleşerek, sonra da aynı hücreyi paylaşarak diğer mahkûmlarla bağ kurabilmek, hayatta kalmam için havadan, sudan bile önemliydi. Bu dostluklar benim için her şeydi. İnsanı insanlıktan çıkarmak ve umutsuzluğa sürüklemek için kurulmuş bir yerde bana umut veriyor, insanlarda hâlâ iyilik olduğunu hatırlatıyorlardı. Birlikte neşelenebilmek neredeyse bir başkaldırıya dönüşmüştü; bu şekilde hâlâ insan olduğumuzu ortaya koyuyorduk.

    Kitap boyunca, karşınızdakilerin niyetlerini anlamaya ve bir sonraki hamlelerini öngörmeye çalışıyorsunuz. Son söz bölümünde de hapishanede sizi koruyan şüpheciliğin ve duygusal mesafenin özgürlüğünüze kavuştuktan sonra insanlarla ilişkilerinizi etkilediğini anlatıyorsunuz. Bu alışkanlıkların gündelik hayatınızı zorlaştırdığını hangi anlarda fark ettiniz? İnsanlara yeniden güvenebilmek için nasıl bir süreçten geçtiniz?

    Yabancı bir ülkedeki hapishaneden bir anda çıkıp kendimi yeniden ülkem Avustralya’daki gündelik hayatın içinde bulmak, tam anlamıyla bocalamama neden olmuştu. Her şey bıraktığım gibi görünüyordu ama ben derinden değişmiştim. Hapishanede hayatta kalabilmek için geliştirdiğim bütün zihinsel savunmalar, dışarıda hayatımı zorlaştırmaya başlamıştı. O dönemde edindiğim düşünme ve davranma biçimlerini değiştirmek sancılı bir süreçti. Örneğin, karşımdaki kişinin güvenimi hak ettiğinden emin olmadan da ona güvenmeye çalışıyordum. Bana iyilik gösteren birine içgüdüsel olarak kuşkuyla yaklaşmaktan vazgeçebilmem yıllar süren bir çaba gerektirdi. Aslında kuşkucu biri değilim. Hapishane anıları silikleşmeye başladıkça asıl benliğimin yeniden kendini gösterdiğini düşünüyorum.

    Sorgucunuz Qazi Zadeh’nin size yönelik tavırları, baskı ve tehditten kişisel ilgi gibi görünen bir yakınlığa dönüşebiliyor. “Benim hakkımda ne düşünüyorsun?” diye sorması da bu ilişkinin dikkat çekici anlarından biri. Okurken bu ilginin ne kadarının kişisel ne kadarının sizi yönlendirmeye yönelik olduğunu ayırt etmekte zorlanıyoruz. Siz o günlerde bu belirsizlikle nasıl baş ediyordunuz? Bugün geriye baktığınızda onun tavırlarını nasıl yorumluyorsunuz?

    Geriye dönüp baktığımda Qazi Zadeh’nin davranışlarını, bugün artık tanıdığım bir kontrol biçiminin örneği olarak görüyorum: baskı ve zorlamayla karşısındakine hükmetmek. Kesinlikle psikopatik eğilimleri vardı. Dişlerimi fırçalamama izin verilip verilmeyeceğinden mahkemede neyle suçlanacağıma kadar hayatımın her ayrıntısı onun kontrolündeydi. Bana karşı duygularının zamanla romantik bir hâl aldığını ve bu duyguların gerçek olduğunu düşünüyorum. Ancak bana duyduğu ilgi, beni bir nesne gibi görüp kontrolü altında tutma isteğiyle iç içeydi. Aramızda eşit bir ilişki yoktu. Ona kafa tuttuğum için benden hoşlanıyordu ama sonuçta bana hükmetmek istiyordu. Çünkü insan ilişkilerinden anladığı buydu: Onun için her şey kontrolden ibaretti. Böyle biriyle başa çıkmak çok tehlikelidir. Ne yapacağını kestiremezsiniz, her an öfke patlaması yaşayabilir. Böyle bir adamın elinde tutsak olmak korkunçtu. Oyunu kendi lehime çevirmeye çalışıyordum. Bazen bunu başarıyordum ama duruma yön verme çabalarım çoğu kez ters tepiyordu.

    İran’dan ayrılışınızı “hem eve dönüş hem de sürgün” olarak tanımlıyorsunuz. Yaşadığınız onca zorluğa rağmen bir dili, insanları ve kültürü geride bırakmanın acısını da duyuyorsunuz. Hapishanede kurduğunuz dostlukların ötesinde, sizi İran’a bağlayan neydi? Ülkeye ve insanlarına ilişkin hangi duygularla ayrıldınız?

    Hayatta kalma stratejilerimden biri, mümkün olduğunca İranlılar gibi davranıp onlara uyum sağlamaktı. Diğer mahkûmların arasına karışıp yabancı olmanın beni daha savunmasız ve kolay bir hedef hâline getirmesini önlemeye çalışıyordum. Kendimi Farsça öğrenmeye ve İranlıların düşünce dünyasını anlamaya adadım. Bunu hem hapishane kültürüne daha iyi uyum sağlamak hem de başıma gelenleri anlamlandırmak için yapıyordum. İran kalbimde yer etti ve İran halkının özgürlük mücadelesiyle aramda derin bir bağ oluştuğunu hissettim. Bu rejim iktidarda olduğu sürece İran’a bir daha dönemeyeceğimi bilerek ülkeden ayrılmak, sevinçle hüznü bana bir arada yaşattı. İran’a ve halkına hâlâ güçlü bir bağ hissediyor, ülkenin daha iyi bir geleceğe kavuşmasını bütün kalbimle istiyorum.

    Son söz bölümünde, sizi alıkoyan insanları affetmeyi seçtiğinizi söylüyorsunuz. Bu karara nasıl vardınız? Kitabı yazarken yaşadıklarınızı yeniden hatırlamak, affetme konusundaki duygularınızı zorladı mı?

    Bu meseleyi kendi içimde şöyle çözüme kavuşturdum: Bana bunları yapan insanları tek tek affediyorum ama sistemin kendisini affetmiyorum. İran rejimi, yabancıları ve çifte vatandaşlığı olan kişileri rehin almayı, özgürlükleri karşılığında vatandaşı oldukları ülkelerin hükümetlerinden taviz koparmayı bir iş modeline dönüştürdü. Buna “rehine diplomasisi” deniyor. Rejim şu sıralar peş peşe idamlar gerçekleştiriyor. Genç erkekleri ve ergenlik çağındaki çocukları protestolara katıldıkları için öldürüyor, hapishanelerinde çok daha fazla insana işkence ediyor. Sistemin kendisi affedilemez.

    Ancak bu sistemin içinde, kötülükle iyilik arasındaki gri alanda yer alan pek çok insanla karşılaştım. Birçoğunun yalnızca bir işe ihtiyacı vardı. Birçoğu kötü şeyler yaptığının farkındaydı ve sorumlulukları altındaki mahkûmlara insanca davranarak bunu küçük de olsa telafi etmeye çalışıyordu. Bu insanları kendi yaptıkları üzerinden değerlendiriyor ve affediyorum.

    Kitabın sonunda, dışarıda birilerinin sizi düşündüğünü ve önemsediğini bilmenin içeride mücadeleyi sürdürmek için taşıdığı önemi anlatıyor, okurları özgürlüğü elinden alınanların sesi olmaya çağırıyorsunuz. Kendi deneyiminizden hareketle, dışarıdaki insanların hangi girişimleri içeride somut bir karşılık bulabiliyor? “Benim yapabileceğim ne var ki?” diyen biri sizce nereden başlayabilir?

    Dışarıdaki bir kişinin çabasının, içerideki bir mahkûmun hayatında gerçek bir fark yaratıp yaratmayacağını bilmek çok zor. Ancak geniş katılımlı bir kamuoyu kampanyasında bu çabalar bir araya geldiğinde hem İran’daki hem de başka ülkelerdeki siyasi mahkûmlar için bir şeyler değişebilir. Sesleri ellerinden alınan insanlar için sesimizi yükseltmek, onlara yeniden söz sahibi olma imkânı verir. İran’daki gibi yönetimlerin suçlarını gündeme taşımak, üzerlerinde baskı oluşturur ve bazen onları değişime zorlar.

    Kamuoyunun güçlü tepkisi sayesinde idam cezası daha hafif bir cezaya çevrilen çok sayıda mahkûm var. Bazıları da rejim, onları hapiste tutmanın çok fazla sorun yarattığına karar verdiği için serbest bırakıldı. “Güneş ışığı en iyi dezenfektandır,” deriz. Bence mahkûmların yaşadıklarını gün ışığına çıkarmak da dışarıdan yapabileceğimiz somut şeylerden biri.

    Yorum yapın