
Aşk komünisttir. Fransız filozof Alain Badiou, Aşka Övgü [1]kitabında aşk komünisttir, der ve aşkı “en küçük komünizm” olarak tanımlar. Badiou’ya göre aşkın komünist olmasının temel nedeni, aşkın öznesinin bireylerin kendi kişisel tatminleri değil, çift olma süreci olmasıdır. Badiou, kapitalist dünya düzeninin bireyselciliği, tüketimi ve narsisizmi pompaladığı bu çağda aşkın insanı kendi egosundan çıkarıp dünyayı “bir” yerine “iki” kişinin gözünden deneyimlemeye zorladığını ve bu yönüyle antikapitalist bir eylem olduğunu vurgular. Komünizm, farklılıkları eşitlik zemininde bir araya getirmeyi amaçlar. Aşk da iki farklı insanın, kendi kimliklerini yok etmeden, bu farklılığa güvenerek ortak bir yaşam inşa etme çabasıdır. Fakat bu çaba ya bir fedaya dönüşürse? İşte Sabahattin Ali’nin “Değirmen” [2]adlı öyküsü de ilk bakışta ana karakterinin fedakârca ortaya koymaya çalıştığı eşitlenme çabasıyla komünist bir aşk gibi okunur ancak derinlikli bir okuma yapıldığında sorunlu bir eşitlenmeyi içinde taşıdığı görülecektir.
Bir çingene topluluğunun üyesi, özgür yaşayan doğal yaşamın da temsilcisi bir karakter üzerine kurgulanan Değirmen’de aşk teması merkezdedir. Kurgulanan ana karakter, “Batı rüzgârı kadar serbest dolaşan ve kendinden başka Allah tanımayan Çingene”Atmaca’dır. Atmaca, öyküde güçlü, gösterişli, her engeli aşabilecek yetenekteki kişisel özellikleriyle tanıtılır. Ait olduğu çingene topluluğunun her tür sınırlandırmadan uzak yapısı onda da hayat bulur. Fiziksel albenisi ve cesareti ile öne çıkan Atmaca, notayla klarnet çalan, çok konuşmayan, neler düşünüp hissettiğini kimsenin bilmediği, uzun müddet ortadan kaybolup başka çergilerde dolaşan, şehirlere inip büyük meclislere katılan, topluluğun içinde sivrilmiş bir karakterdir. Bu niteliklerine rağmen kalabalık içinde kendi yalnızlığını yaşar.

Kimseyle paylaşamadığı duygularını klarnetiyle dile getirir. Kolay kolay kimseyi beğenmez, âşık olamayan özgür ruhlu biridir. Ancak bir gün göçebe çadırlarını kurdukları köyderastladığı değirmencinin bir kolu olmayan sakat kızına âşık olur. Öyküdeki kırılma da bu çatışmayla başlayacaktır çünkü bu ilişkideki eşitsizlik aşkın önünde bir engeldir. Bu engeli aşamamanın çaresizliği ile bir hesaplaşmaya giren Atmaca, kendi görüşüne ve cesaretine yakışır bir özveriyle soruna çözüm getireceğini düşünür. Atmaca içindeki çaresizlikle, fiziksel olarak eşit koşullarda olmayan aşkı için kolunu değirmene vererek aşkını eşitlediğini düşünür. Sevdiğine ulaşmak için; acısını, çaresizliğini ve çıldırtan sevgisini bir bedel ödeyerek ortaya koyar. Öyküde anlatılan bu aşklakodlara yerleşmiş “sevgi eşittir feda” anlayışı verilerek belki okuyucuların kalpleri fethedilmiştir, duygu yoğunluğu artmıştır ancak tam da bu noktada oturup düşünmek gerekir. Aşkta eşitlenme çabası feda üzerine kurulduğunda iki farklı insanın, kendi kimliklerini yok etmeden, bu farklılığa güvenerek ortak bir yaşam inşa etmeleri mümkün olabilecek midir? Ayrıca öykü boyunca özgür karakteriyle betimlenen Atmaca’nın bu davranışı onun özgür tabiatıyla da çelişmez mi? Burada filozofların prensi Spinoza’ya [3]kulak verecek olursak “bireyin kendi varlığını ortadan kaldırması, acı çekmesi ya da başkaları uğruna kendini tüketmesi bir erdem değil, aksine bir güç eksikliği ve kölelik değil midir? “Özgürlük bir “feda” kendini kurban etme eylemi olabilir mi? İnsanın kendi varlığını koruması ve gücünü maksimuma çıkarması kişinin kendi çıkarlarını, sağlığını veya yaşamını feda etmesiyle çelişir, bu durum doğaya, doğasına aykırıdır. Kendini feda eden biri özgür değil, dışsal nedenlerin ve kederli duyguların esiri olmuş demektir.
Akıl ve düşüncenin yok olduğu yalnızca çarptığını yere seren bir aşk Atmaca gibi karakterleri sadece kedere sürüklemiştir. Aşkı uğruna bedeninin bir parçasından vazgeçme özverisinde bulunarak, eksikliğin bir kolunu yitirme pahasına eşitliğe dönüştürülmesi algısı bu nedenle sorunludur. Aşkın kuralların içine sığdırılamaması özgürlüğün önünü açar, doğrudur. Öyküde anlatılan aşkın yaşanmasına hiçbir şeyin engel olamayacağı, aşkın engelleri eşitlediği de doğrudur ancak Atmaca’nın aşkı uğruna “engel gördüğü” kolunu sevdiği için feda etmesi, acı çekerek yapılan bir feda eylemi, bireyin eyleme gücünü azalttığı için ontolojik olarak “kötü” bir durumdur. Komünist bir aşkta fedakârlık değil, ortak yararın rasyonel kavranışı olmalıdır. Akla göre yaşayan insanlar, kendi varlıklarını korumanın en iyi yolunun diğer insanların da güçlü ve özgür olmasından geçtiğini bilirler. Bir başkasına yardım ederken kendinden bir şey eksiltmez kendini feda etmez; aksine, akıllı insanlarla bir arada yaşayarak kendi gücünü ve sevincini büyütür. Bu durum fedakârlık değil, ortak güçlenme, kolektif sevinç pratiğidir.
Hayatını aşkı için tehlikeye atmak, feda etmek eşitliği sağlar mı? Eğer bu eylem akıl temelinde yapılmıyorsa, kişi özgürlüğün, adaletin ve sevginin gerçek değerini kavrayamamıştır. Kendini yok etmeye çalışmak, kederde eşitlenmek sağlıklı bir sevgi değildir. Körü körüne, kederle ve boyun eğerek yapılan bir fedakârlık köleliktir. Erdem ise feda etmekte değil; aklın ışığında kendini ve bütünü çoğaltmakta, neşeyle var etmektedir. Evet aşk komünisttir ama vaat ettiği eşitlik fedaya dayalı kederde değil özgürlüğün sevincinde aranmalıdır.
[1] Badiou, Alain. Aşka Övgü. Çeviren: Işık Ergüden. İstanbul: Can Yayınları, 2011.
[2] Ali, Sabahattin. Değirmen. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2003
[3] Spinoza, Baruch. Etika. Çeviren: Hilmi Ziya Ülken. İstanbul: Dost Kitabevi

















