
Jale Özata Dirlikyapan’ın yeni derlemesi İhlalin Sınırları akademi kökenli eleştirmenlerin günümüz romanları üzerine yazılarından oluşuyor. Fatih Altuğ, Melek Aydoğan, Esengül Ayyıldız, Yekbin Balçık, Jale Özata Dirlikyapan, Leyla Burcu Dündar, Çimen Günay-Erkol, Deniz Gündoğan İbrişim, Koray Kırmızısakal, Erhan Meydan, Göze Orhon, Emre Sünter, Zeynep Uysal yazılarıyla derlemeye katılmışlar. Kafamda Bir Tuhaflık’dan başlayıp, Memoria, Rüyası Bölünenler, Mevsim Yas, Adlandırılmayan, Hah!, Kıyamet Emeklisi, Lojman gibi gerçekten de üzerinde durulması, düşünülüp tartışılması gereken romanları ele almışlar.
Arka kapağa da alınan paragraf derlemenin amacını da açıklıyor; “Edebiyat, yerleşik olanın konforunu bozduğunda, yasaklanmış ya da unutulmuş olanın eşiğinden içeri girdiğinde dönüştürücü/yıkıcı gücüne kavuşur. Günümüz romanı son yıllarda kolektif hafızanın, bedensel bütünlüğün ve ontolojik kategorilerin sınırlarını zorlayan deneyimlere daha çok alan açıyor. Kapanmış gibi görünen meseleleri yeniden deşen, üzeri örtülen hafızanın bir dip dalgası gibi yüzeye vurduğu ve resmi tarihin monoloğunu çoksesli bir itirazla bölen bu metinler, okuru kısmen konforsuz bir sahaya davet ediyor. Bu derleme, günümüz romanının bu yönelimini, parçalanmış öznelerden tekinsiz mekânlara, tutulamayan yaslardan aşındırılan kimliklere uzanan geniş bir spektrumda, tek bir çatı kavram etrafında okumayı öneriyor: İhlal.”
Jale Özata Dirlikyapan’ın temel önerisi, günümüz romanlarını “ihlal” kavramı etrafında okumak. İhlal yalnızca yasakların çiğnenmesi anlamına gelmiyor. Bedenin, hafızanın, kimliğin, tarihin ve insanın dünyadaki yerinin sınırlarını sorgulamak, yerleşik anlatıları bozmak ve bastırılmış olanı görünür kılmak da bu kavramın kapsamına giriyor.
Alt başlık “Günümüz romanı üzerine yazılar” olduğuna göre derleme, “Günümüz Türk romanının kapsamlı bir panoramasını sunuyor mu?” diye sormak mümkün. Ama bu bana doğru soru gibi görünmüyor. 288 sayfalık bir derlemenin günümüz romanının tamamını ele alıp eleştirmesi beklenemez. Bence derlemenin amacı günümüz edebiyatının, daha doğrusu romanlarının bazı temel sorunlarına ilişkin bir tartışma alanı oluşturmak. Alt başlık beklentiyi yüksek tutmaya uygun olsa da kitabın adı ve sunuş, bu yorumu destekliyor.
İhlalin Sınırları’ndaki yazılarda benim asıl dikkatimi çeken, romanları yani edebiyat eserlerini toplumsal, tarihsel, politik, psikolojik ya da felsefi bir sorunun taşıyıcısı olarak okuma eğilimi oldu. Bu yaklaşım sadece bu derlemedeki yazılara mahsus değil. Son yıllarda, özellikle akademi kaynaklı eleştirilerde yoğun olarak görüyorum.
Edebiyat eseri amaç değil araç olarak ele alınıyor. Sanki yazar, romanını yazarken belirli bir kavramı ya da sorunu ele almak amacıyla yola çıkmış gibi düşünülüyor, tartışılıp eleştirilen de bu oluyor, edebi niteliklere hemen hiç bakılmıyor. Örneğin, nasıl anlatmış, bu eserle yazar edebiyata yeni bir katkıda bulunmuş mu, gibi soruların cevabı aranmıyor. Romanın diline, biçimine, anlatım tekniklerine ve estetik etkisine yoğunlaşılmıyor. Romanlar tarih, siyaset, psikoloji, sosyoloji veya felsefe üzerinden okunuyor. Kuşkusuz bu tür okumalar da gerekli ama bir roman eleştirisinde eserin diline, biçimine, anlatım tekniklerine ve estetik etkisine hiç değinmiyorsanız bence burada bir sorun var. O nedenle ele alınan romanlar amaç değil araç oluyor diyorum. Yapılan da edebiyat eleştirisi değil. Bence “edebiyat eleştirmeni” yalnızca romanın ne anlattığını değil, romanın dili ve biçimi aracılığıyla nasıl biçimlendiğini de sorgulamalı.
Jale Özata Dirlikyapan’ın önceki derlemesi Mesafeyi Aramak için yazdığı sunuş, bu konuda önemli bir ölçüt sunuyor. Dirlikyapan, metnin özgül biçim-içerik kuruluşunun araştırılması gerektiğini, eleştirmenin metne aşırı yaklaşarak onu toplumsal bağlama gömme veya fazla uzaklaşarak toplumsal anlamını kaçırma tehlikesini vurguluyor. Yani dengeyi bulmak gerektiğini söylüyor ki ben de aynı düşüncedeyim. (Mesafeyi Aramak, Jale Özata Dirlikyapan, Metis Yayınları).
İhlalin Sınırları‘ndaki yazılar, romanları ihlal ve hakikat kavramları, hafıza kuramları veya özne tartışmaları gibi düşünsel çerçevelerle yorumluyor. Romanlardaki ayrıntılar bu çerçeveleri sınamak, geliştirmek veya somutlaştırmak için kullanılıyor. Romanların resmî tarihle, kolektif hafızayla, şiddetle, kimlikle veya temsil edilemeyen deneyimlerle ilişkisi ele alınıyor. Toplumsal bağlam ve romanın neyi temsil ettiği ön plana çıkarılıyor. Kuşkusuz, bir romanı bu açılardan incelemek, onu edebiyat dışına çıkarmak değildir. Ancak eleştirinin sonunda romanın yalnızca tarihsel bir tanıklık, politik bir itiraz ya da felsefi bir sav olarak anlaşılması mümkün oluyorsa, edebî çözümleme eksik kalmış oluyor.
Burak Uzun, “Eleştirinin Eleştirisi ya da Okuru İhlale Dâhil Etmek” başlıklı yazısında dikkati çekmiş, yazılarda esas olarak kuramsal kavramlar, metni açıklamak için kullanılıyor ve bu kavrama ne kadar uygun olduğu araştırılıyor. (Burak Uzun yazdı: Eleştirinin Eleştirisi ya da Okuru İhlale Dâhil Etmek – Edebiyat Burada).
Ben de bir süredir akademi kaynaklı yazılarda aynı eğilimi görüyorum. Yazılarda Foucault, Kristeva, Roland Barthes, Henri Bergson, Murray Bookchin, Gilles Deleuze, Felix Guattari, Willow Mindich, Maria Root ve başka düşünürlerin kuramları, kavramları var ama yazıyı kaleme alan yazarın kendi görüşü, eleştiri anlayışı yok. Diğer yandan felsefeci, siyaset bilimci, ekolojist, psikologların görüşleri çok önemsenip rehber ediniliyor ama günümüz edebiyat kuramcılarına pek başvurulmuyor.
Bir romanın tarihsel hakikati söyleyip söylemediği, mağdurların deneyimini nasıl temsil ettiği ve suskunluğu yeniden üretip üretmediği elbette önemli sorular. Fakat bunlar, bir romanın edebî başarısını tek başına belirlemez. Roman, bu deneyimi hangi biçimsel araçlarla anlatıyor ve bu araçlar ne tür bir edebî etki yaratıyor, nasıl bir yenilik getiriyor, bunu da sorgulamak gerekir. Bir roman rehber edinilen kuram açısından sorunlu, biçimsel bakımdan yenilikçi olabilir. Tersine, önemli bir tarihsel tanıklık sunarken edebî açıdan klişelere yaslanabilir.
Sözün özü, bir eleştirmen, bir romanı beden, kimlik, travma ve hafıza tartışmaları açısından inceleyebilir, ölçüt olarak aldığı kurama ne kadar uyduğunu saptayabilir, ama bu eleştirilerini zaman, dil, bakış açısı ve anlatının yapısı gibi edebi unsurlarla nasıl gerçekleştiğini açıklamadığında, edebiyat eleştirisinin asıl katkısı eksik kalıyor.
Jale Özata Dirlikyapan’ın derlediği İhlalin Sınırları, günümüz romanlarını ihlal kavramı etrafında bir araya getirerek edebiyatın tarih, hafıza, kimlik, beden, şiddet, doğa ve özneyle ilişkisini farklı kuramsal yaklaşımlar üzerinden tartışmaya açan bir incelemeler toplamı. Michel Foucault’nun sınır ve ihlal düşüncesinden hareket eden derleme, romanların yalnızca dünyayı anlatmakla kalmayıp yerleşik kabulleri, resmî tarih anlatılarını ve insanı tanımlayan sınırları nasıl sorguladığını araştırmayı amaçlıyor. Farklı eleştirmenlerin katkılarıyla okuru, edebî metinlere alışılmış yorumların dışından bakmaya, anlatıların görünür kıldıkları kadar susturduklarını ve dışarıda bıraktıklarını da düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle derleme, günümüz Türk romanları hakkında okurun edebiyatla toplumsal ve felsefi düşünce arasındaki ilişkileri daha derinlikli kavramasına, tartışılmasına imkân sunuyor.
* İhlalin Sınırları, Haz. Jale Özata Dirlikyapan, Metis Yayınları, Eylül 2026.

















