
Söyleşi: Hatice Yıldırım
Yeni kitabınız Kronik Çocuk etiketiyle Hayatımın En Harika Partisi adıyla Ekim ayında çıktı. Kitapta baştan sona temposu hiç düşmeyen güçlü bir mizah var. Oğuz karakterinin doğum günü hayal kırıklığını yetişkinlerin “altın gününe” dönüştürme fikri nereden doğdu? Bu çocuk-yetişkin tezatını kurgularken neleri gözlemlediniz?
Sekiz yaşına bastığım gün bir parti düzenlemişlerdi. Doğum günü pastası midemi bozduğu için bir köşede kös kös oturmuştum. Partidekiler bana aldırmadan gülüp eğlenmeyi sürdürmüşlerdi. Ortalıkta çoluk çocuk da yoktu üstelik. Belli ki büyükler kendi aralarında eğlenmek için doğum günümü bahane etmişlerdi. Bu tür partilere karşı o gün bugündür bende muzip bir dikkat belirdi. Ebeveynlerin onları kendi eğlenceleri uğruna nasıl kullandıklarına sık sık şahit oldum. Çocuklarla yetişkinler arasındaki iletişimsizlikler böyle kalabalık ortamlarda iyice gün yüzüne çıkıyor. Gündelik yaşamın akışı içinde kaybolan bu gizli iletişimsizlikleri, komik bir olay örgüsüyle okurlarıma göstermeye çalıştım. Çocukluğumdan bu yana biriktirdiğim gözlemler bir araya geldi ve ortaya eğlenceli bir eser çıktı.
Karakterlerin mizaçları ile aksesuarları ve evcil hayvanları (Ciciş gibi) birbirini harika bir uyumla tamamlıyor. Çocukların hayal gücünü besleyen bu renkli detayları kurgularken neleri hedeflediniz?
Edebiyatta, sinemada, tiyatroda, olayların akışına kapılan kimselerin tepkilerini gözlemlemeyi severim. Karnaval havasındaki bu tür kalabalık, sürükleyici olay örgülerine maalesef sık rastlanmıyor. Süslü sözler söyleme arzusu, didaktik kaygılar, zorlama kurgular bizi yaşamın doğal akışındaki zenginlikleri görmekten alıkoyuyor. Oysa yaşam söz ettiğiniz uyumları kendisi getiriyor. Kendimi yazdıklarıma, yazdıklarımı yaşama katmaktan başka hedef gütmüyorum. Bu da gündelik yaşamın içine gizlenmiş uyumları görmemi sağlıyor. İnsanlar, hayvanlar, aksesuarlar, kıyafetler, fırtınaya kapılmış alakasız nesneler gibi, kaotik bir akışta birleşiyor ve olmadık şeylerin bir aradalığından doğan bu beklenmedik tantanaya okurlarımdan önce ben şaşırıyorum.
Kitapta Hıdır’ın “Güzelce konuştum ama dinlemedi” diyerek kaba kuvvete başvurması veya Zehra’nın aşırı iştahını ısrarla inkâr etmesi gibi mizahi ama çok gerçekçi davranış modelleri var. Mizahın, çocukların bu tür olumsuz davranışları fark edip kendi hayatlarında üzerine düşünmelerindeki gücünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Eğitici öyküleri, romanları sevmem. Derslerde öğretmeyi beceremediğimiz şeyleri çocukların özel alanlarına ait olan edebi metinlere boca etmekten vazgeçmeliyiz. Sağlam bir edebi eser insana bir şey öğretmeye çalışmayacağı gibi çoğu kez bildiklerini de unutturur. Edebiyatın insana sağladığı yarar, eğitiminkinden daha köklü bir dönüşüm olarak, yıllar içinde belirir. Gündelik bir gerçekliği doğal bir akışla okura göstermekten daha etkili bir iletişim yolu bulunamayacağını düşünüyorum. İyi bir gözlemci olmayı, insanı insana olduğu gibi göstermeyi yeğliyorum. Olumsuz bir davranışı bir başkasında güle eğlene seyretmek, çocukların metinden alacaklarını almalarına yetecektir.
Oğuz’un en özel sığınağı olan yatağının altındaki gizli abur cubur kutusunun Zehra tarafından bulunup yenmesi ve geriye pembe rujlu ambalajların kalması tam bir trajikomedi! Bu eğlenceli “sınır ihlali” hikâyesi üzerinden çocuklara kişisel alan ve mülkiyet kavramını hissettirmek harika bir fikir. Bu sahneyi kurgularken nasıl bir mesaj hedeflediniz?
Oğuz ile Zehra arasındaki gerilim bir çocuğun kırılgan varlık alanıyla hoyrat bir yetişkinin ihlalleri üzerinden kurgulandı. Yazdığım metinlerde doğal gerilimlerin ardına düşmeyi severim. Bence en sürükleyici metinler, gerçekçi gerilimler yaratan, bunları okura ikna edici biçimde aktaranlardır. Her şeyi yiyen obur bir kadının, sekiz yaşında bir çocuğun doğum günü partisine musallat olması çocuklara özgü bazı korkuları anlatmak adına bulunmaz bir fırsat… O yaştaki çocuklar iri yarı kadınları her şeyi yalayıp yutan dev varlıklar olarak görürler. Bu korkunun üzerine gitmek için metni özenle kurguladım. Çocuklar kitabı okurken gülüp eğlenecek ve Yunan Tragedyalarından bu yana bilinen bir gerilme-rahatlama düzeneği doğrultusunda farkında olmaksızın bir tür terapiden geçecekler.
Çocukların kendi aralarında “Oda Mahkemesi” kurması, yetişkin dünyasını masum bir mizahla taklit etmelerinin en güzel örneği. Bu sahne çocuklara adalet duygusunu eğlenerek sorgulatmayı da hedefliyor olmalı. Neler düşünüyorsunuz bu konuda?
Kişisel haklarımızın yasalarca tanımlanan ve resmî kurumlarca korunan toplumsal bir gerçeklik olduğunu çocuklara uygun bir dille anlatmak gerek. Hukukun dayanaklarından biri olan “öteki tarafı da dinlemek”, gündelik yaşamda da gözetilmeli. Arkadaşlarımızın şikayetlerini çift yönlü ele almamız gerektiğini unutuyoruz. Çocukların sorun yaşadıkları arkadaşlarıyla yer değiştirdikleri, olayları onların gözünden anlattıkları tartışmalar düzenlenmesi sağlıklı iletişim kurabilmeleri adına bence çok yararlı olur. Oğuz’un, Zehra’yı savunması için bir arkadaşını görevlendirmesi, yaptığı iyilikleri hafifletici sebeplere dönüştürmesi, bu açıdan önemsediğim ayrıntılar.
Gülperi’nin mahkemede “Hayır, yapmadı!” diyerek gözü kara şekilde müvekkilini savunması ya da ikizlerin “En çok ben eğleneceğim!” kavgası çocukların o benmerkezci ama bir o kadar tatlı dünyasını yansıtıyor. Çocukların bu tip rol yapma oyunlarının onların dil, ifade ve empati becerilerine katkısı hakkında neler söylersiniz?
“En çok ben eğleneceğim!” diyen bir çocuk, bunun yolunun herkesin eğlenmesinden geçtiğini ancak yaşayarak görebilir. Ben merkezci bir çocuğa, bir başka ben merkezci çocuğun davranışlarını, araya hiçbir öğretici yargı sokmadan olduğu gibi göstermek, yaptığı hatayı eğlenerek anlamasını, farkında olmadan sağlıklı yönde dönüşmesini sağlayacaktır. Toplum yaşamının gereği olan bu ayrıntıları, öğretmeden öğreten bir metinde buluşturmaya çalıştım.
Oğuz ve arkadaşlarının Obur Zehra karakterine verdikleri ceza ve ardından geliştirdikleri pratik yaklaşımlar oldukça muzip. Çocukların karşılaştıkları engellere kendi mantıklarıyla çözüm üretmesi, onların problem çözme becerilerine nasıl bir ayna tutuyor?
Çocukların sorunları çocukça bir kafayla çözülmeli. Sorunlarının kaynağı çocukça olduğu için çözümleri de çocukça ele alınmalı. Yetişkinlerin kendi yöntemleriyle çocuk dünyasına paldır küldür dalmalarının sağlıklı sonuçlar doğurmadığını sıkça görüyoruz. Benim eserlerinde çocuklar kendi sorunlarını kendi dünyalarında, yaşıtlarıyla dayanışma içinde çözerler. Sorunları algılama ve çözme biçimleri gülünç ama gerçekçidir. Bu çözümler çoğu kez işe yarar, yetişkin okurları da ikna eder. Bu ayrıntıları düşünerek kurgulamıyorum. Yalnızca gözlemliyor, şaşırarak görüyor ve gösteriyorum.
Doğum günü kömbesindeki boncuk fikri kurguya harika bir kaos katıyor. Eserlerinizde kültürümüzden gelen bu tarz geleneksel ögeleri kullanmayı seviyor musunuz?
Paul Klee’nin şu sözü aklımdan çıkmaz: “Bizim sanatımızda eksik olan toplumdur.” Toplumun belleği, bazı gerçekleri korumanın, geçmişten bugüne taşımanın tek yoludur. Çocuklarımızı bu gerçeklerden haberdar etmeyi önemserim. Annem kutlama günlerinde pişirdiği kömbenin içine boncuk koyar, onu bulanların dileklerinin kabul olacağına inanırdı. Bu uygulamanın toplumumuzun kurulduğu günlere dek uzanan köklü bir geçmişi olduğunu öğrendiğimde çok şaşırdım. Annem bazı gerçekleri benden iyi biliyor ve özenle koruyordu. Yapıtlarımda bu tür geleneksel uygulamaların yeri ayrıdır. Bu uygulamaların ardında güçlü bir erginleme anlayışı var ve ben bu anlayışın gücünü hâlâ koruduğunu düşünüyorum.
Metnin temposu o kadar yüksek ve sürprizlerle dolu ki Zehra’nın çöp kamyonuna düşmesiyle mizah adeta zirveye ulaşıyor. Ebeveynlerin ve öğretmenlerin “Çocuğum kitap okumuyor” endişesine karşı, bu kitabın okumayı bir görev değil, kahkaha dolu bir macera hâline getirmesini nasıl tanımlarsınız?
Kahkaha başka türlü farkına varamayacağım ayrıntıları bir çırpıda görmemi sağlıyor. Eğlencesini yitirmiş bir toplumda eğitim kurumları da işlemez olur. Eski insanlar güle eğlene öğrenir, bunun için her fırsatta toplanırlardı. Çocukların kitap okurken kahkaha atmalarını önemserim. Okumayı şenliğe dönüşmek için eserlerimi karnaval havasında kurgularım. Onları gereksiz cümlelerden, sahnelerden özenle arındırır, hızlı, kıvamlı biçimde akmalarını sağlarım. Metinlerim zengin ayrıntılarla dolu, kalabalık ve neşelidir. Bu özelliklerin zamanla imzama dönüşeceğine; bir Serdar Uslu metni okumanın eğlenceli bir etkinlik olarak zihinlerde yer edeceğine inanıyorum.
Yine Kronik Çocuk’tan çıkan bir önceki kitabınız Renkler İmparatorluğu’nda hayal gücü ve soyut kavramlar üzerinden derinlikli bir dünya kurmuştunuz. Bu kitabınızda ise okur kendini mahalle hayatı ve gündelik mizahın tam ortasında buluyor. Bu geçiş, çocukların hem soyut düşünme hem de gerçek yaşamda problem çözme becerisini geliştirmek adına harika bir fırsat sunuyor. Çocuklar yollarını bir şekilde oyun ile buluyor mu?
Renkler İmparatoru’nda ilk gençlik dönemindeki çocukların dünyasına konuk olmuş, alternatif bir ışık ve renk kuramının ölü doğumuna şahitlik etmiştik. Roman İstanbul’da, hepimizin bildiği sıcak bir mahalle ortamında geçiyor, olağanüstü ölçüde fantastik bir olay örgüsü, anne babalarımızla yaşadığımız gündelik hayatın içine taşınıyordu. Buradaysa daha küçük yaştaki çocukların yaşamlarındaki şaşırtıcı zenginlikler gün yüzüne çıkarılmaya çalışılıyor. Onlar sıradışı ama gerçekçi olaylar doğrultusunda sürüklenirken bizler olup bitenlerdeki beklenmedikliği şaşkınlıkla izliyor, bu kadar doğal bir akışın nasıl olup da bu denli tuhaf sonuçlara yol açtığını sorguluyoruz. Renkli maceraları uzak diyarlarda aramaya alıştırılmışız. Bense onları kendi dünyamızdan insanların arasına katarak uzakları yakın etmeye, bazı yapay bariyerleri aşmaya çalışıyorum. Soyut konular gündelik yaşamın canlılığına, yaşamsa soyut olgulardaki derinliğe, büyüleyiciliğe kavuşuyor. Ben de bundan mutlu oluyorum.
Bu güzel sorularınız için size çok teşekkür ediyorum. Metni özenle okumuş, keyifli sorular hazırlamışsınız. Kitabın okurlarımızı mutlu etmesi dileğiyle…

















