
Söyleşi serimizin bu haftaki konuğu, Siyah Beyaz Yayınları’ndan çıkan “Yapraklar da Bazen Ölmek İster” adlı ilk kitabı ile Zeynep Rana Aktaş.
Kendinizi kısaca tanıtabilir misiniz? Kitaplarla ve yazmakla olan ilişkiniz nasıl başladı?
Ben Rana. 2008 yılında Isparta’da doğdum ve büyüdüm. Şu anda Robert Kolej’de 12. sınıf öğrencisi olarak yatılı eğitimime devam ediyorum. Lisemin hazırlık senesinde verilen bir proje ödevi için bir hikâye yazmamla başladı yazma serüvenim. O zamanlar bunun hayatımda böylesine kalıcı bir yer edineceğini, bir şeyler yazmadan rahat edemeyeceğimi bilmiyordum tabii. 9. sınıfta ise öğretmenimin teşvikiyle okulumun edebiyat dergilerinden birine katıldım:” Martı”. Her haftaki o güzel toplanmalar, münazaradan sonra bana 2. ev oldu. Hikâyeyle başlayan yazma yolculuğum zaman içerisinde denemeye, oradan da şiire evrildi. Kasım 2025’te de ilk şiir kitabım “Yapraklar da Bazen Ölmek İster” yayımlandı. Şiirle ilişkim dünyaya bakış açımı da oldukça değiştirdi. Hiçbir işlevi olmayan nesneleri, günlük hayattaki sıradan anları fark ediyorum ve seviyorum mesela artık. Şiir, bana biraz da işe yaramayan şeylerin de var olma hakkı olduğunu öğretti. Kitaplarla ilişkim ise biraz ilginç. Genellikle aynı anda üç kitap okuyorum: Bir şiir kitabı, bir roman ve öğrenmek ya da kendimi geliştirmek amacıyla okuduğum bir kitap. Sanırım okuma alışkanlığım da yazma biçimim gibi, tek bir yerde durmayı sevmiyor.
Kitabınızın ortaya çıkış öyküsünü anlatabilir misiniz? Fikir nasıl doğdu, kitabın ismine nasıl karar verdiniz, yazma sürecinde neler yaşadınız?
Aslında hiçbir zaman “bir kitap yazacağım” diye başlamadım. Yazdıklarımı okul dergimizde paylaşmanın bana ne kadar büyük bir mutluluk verdiğini zamanla fark ettim. Başlangıçta öykü ve şiirlerden oluşan bir kitap fikrim vardı ancak şiire yaklaştıkça kendimi onun içinde daha anlaşılmış ve anlatabilmiş hissetmeye başladım.
Kitabımın adı, içindeki ilk şiirimden geliyor. Bu şiir, hem çok sevdiğim hem de yazılarımın ruhunu yansıttığını düşündüğüm bir şiir. Bu yüzden kitabımın adını, sonradan üzerine giydirilmiş bir isim gibi taşımasını değil, isminin kitabın içinden kendiliğinden çıkmasını istedim.
Yazma süreci benim için yaklaşık üç yıla yayılan, bolca özlemin, gözyaşının ve heyecanın eşlik ettiği bir dönemdi. Kendimi bildim bileli sevdiğim şeyleri anlatmayı, içimde birikenleri paylaşmayı çok sevdim. Benim için kitap çıkarmak, bir anlamda, bütün o duyguları; beni ben yapan sevinçleri, kırgınlıkları, özlemleri ve çelişkileri dışarıya bırakmaktı. Bir insanın kendisinden parçalar taşıyan sayfaları başkalarının ellerine teslim etmesi, hem çok cesur hem ürkütücü hem de özgürleştirici bir şey.
Kitabınızı tamamladıktan sonra yayınevi bulma süreciniz nasıl geçti? Kitabınızı basmaya karar veren yayıneviyle yaşadığınız süreç nasıldı?
Kitabımı tamamladıktan sonra nasıl bastırıldığına dair araştırma yapmaya başladım ve yayınevlerinin ilgili e-posta adreslerine kitap dosyamı göndermeye başladım. Pek çok yayınevi kısa sürede olumlu dönüş yaptı, sözleşme şartlarını inceledikten sonra kendime en uygun olanını seçtim. Benim kararımda özellikle kitabın satışa sunulacağı yerler, fiyatlandırma ve yayınevinin eski basımları etkili oldu. Sonunda Siyah Beyaz Yayınevi ile sözleşmemizi imzaladık. Ardından kitabım editörün elinden geçti. Kapak tasarımını ise bir arkadaşım yaptı.

Kitabınızdan biraz bahsedebilir misiniz? Kitapta sizi en çok etkileyen bölüm hangisi?
“Yapraklar da Bazen Ölmek İster” aşk, yorgunluk, ölüm, çocukluk, büyümek, özlem, özgürlük gibi pek çok farklı konuyu işleyen, her biri benim için çok kişisel olan şiirlerden oluşuyor. Bu bağlamda kitaptaki her şiir benim için çok özel ve içime sinmeyen hiçbir şiirimi de kitabıma koymadım. Kitabı biraz kalabalıklaştırmak yerine, eksik bırakmayı tercih ettim. Çünkü 17 yaşındaki Rana bu kadardı, ne daha azı ne daha fazlasıydı.
En çok beğendiğim şiirim ise “Yapraklar da Bazen Ölmek İster”, kitabıma adını veren şiirim ve bu şiir tam olarak kitabımın ön sözünde yer alan şu düşünceleri taşıyor: “rüzgârın hiç esmemesini diledim; başkaları kopmasın dalından diye, kimse sürüklenmesin başka şehirlere. Oysa ne rüzgâr dinliyor duayı, ne de dallar inatla tutabiliyor sevdiklerini.”
İlk kitabı yayımlamanın en büyük heyecanı ve en büyük zorluğu neydi? Kitabınız yayımlandıktan sonra aldığınız tepkiler nasıldı?
Yayınevinden gelen ilk kabul e-postasını hâlâ hatırlıyorum. O an hissettiğim heyecanı anlatmak biraz zor. Uzun zamandır içimde taşıdığım, üzerinde çalıştığım ve kendimden parçalar bıraktığım bir şeyin artık gerçekten kitap olabileceğini öğrenmek, hayal ile gerçek arasındaki mesafenin bir anda kapanması gibi.
Bu sürecin en büyük zorlukları ise önce doğru yayınevine karar vermek, ardından kitabıma bir okur kitlesi bulabilmekti. Kitabım yayımlandığında okuyan insanlardan çok güzel ve olumlu yorumlar aldım. Bu yorumlar benim için gerçekten çok değerliydi. Bir şiirin, yazıldığı anın ötesine geçerek başka birinin hayatında bir karşılık bulduğunu görmek, yazmaya devam etmek için büyük bir motivasyon. Ancak bu güzel tepkilere rağmen kitabın okura ulaşması her zaman kolay olmadı. Bir kitabı yazmak ve yayımlamakla, onun görünür olmasını ve daha fazla insana ulaşmasını sağlamak arasında önemli bir fark var. Bu farkı yaşayarak öğrenmek, ilk kitap deneyimimin hem heyecan verici hem de zorlayıcı taraflarından biriydi.
İlk kitabınızı yayımladıktan sonra yazarlık konusunda düşünceleriniz değişti mi?
Kesinlikle değişti. Kitap yayımlamak, bir sonuca ulaşmaktan çok başka bir sürecin başlangıcıymış. Bunu yaşayarak anlamak; yazarlığı benim için daha romantik ve uzak bir hayal olmaktan çıkarıp emek, sabır, ve kimi zaman da hayal kırıklıklarıyla birlikte düşünmem ve kabul etmem gereken bir yolculuğa dönüştürdü. Yine de sanırım yazmak, bütün bu zorluklara rağmen insanın kendisinden vazgeçemediği bir yer çünkü yolun kendisi yorucu olsa da anlatma ihtiyacı ortadan kalkmıyor. Sait Faik Abasıyanık’ın şu sözünde buluyorum kendimi böyle zamanlarda: “Yazmasam deli olacaktım.”
İkinci olarak da ülkemizde kitap ve özellikle şiir okuyan ne kadar az kişi olduğunu fark ettim. Kitabım çıktığında pek çok kişi “Çok tebrikler, ben bu işlerden pek anlamam ama…” diye başlıyordu söze. Oysa şiir bence hiçbirimizin “anlaması gereken” ya da “anladığı” bir şey de değil ve hatta ve tam da bu yüzden güzel. Bazı şeylerin bitmemesine, anlaşılmamasına, daha kötü olmasına izin vermek.
Yeni bir kitap için çalışmalarınızı sürdürüyor musunuz? Henüz kitabı yayımlanmamış yazarlara tavsiyeleriniz neler olur?
Henüz yeni bir kitap için yeterli materyalim yok maalesef çünkü ben o an, o saniye gelen duygularla yazıyorum şiirlerimi. Dolayısıyla yeni bir kitap için tarih vermek zor, zaten kitap çıkarmak için yazmak da biraz tuhaf olurdu. Benim için yazmak, öncelikle bir ihtiyaç ve kendiliğinden gelişen bir süreç; kitap ise bu sürecin zaman içinde ortaya çıkan bir sonucu olmalı. Şimdilik yazdıklarımı yarışmalara ve edebiyat dergilerine göndererek aktif kalmayı düşünüyorum. Bir sonraki kitabın ne zaman geleceğini ise sanırım ben de yazılmadan önce bilemeyeceğim.
Henüz kitabını yayımlamamış yazarlara ise en büyük tavsiyem, vazgeçmemeleri olur. Bazen çok heyecanlanacaksınız, bazen de büyük hayal kırıklıkları yaşayacaksınız. Birilerinin yazdıklarınızı çok beğenmesi kadar, kimsenin okumaması ya da beklediğiniz karşılığı alamamanız da bu sürecin bir parçası olabilir.
Kendinize bir okur kitlesi oluşturmak istiyorsanız yazdıklarınızı paylaşmaktan çekinmeyin. İnsanlar dalga geçebilir, çok beğenebilir veya yapıcı eleştirilerde bulunabilir. Bunların hepsi, doğru değerlendirildiğinde, yolculuğunuzun bir parçasına dönüşebilir. Elbette herkesin yorumunu dikkate almak zorunda değilsiniz ama yazdıklarınızı dünyaya açmadan, onların nerede ve nasıl karşılık bulabileceğini de öğrenemiyorsunuz. Ben de “şair” kelimesini kendim için kullandığımda bunun beraberinde garip bir ağırlık getirdiğini hissediyorum. İnsan bir kere kendine şair deyince, sanki o kelimenin içini her gün yeniden doldurması gerekiyormuş gibi hissediyor. Bazen bu baskı insanı susturabiliyor. Fakat her şeye rağmen en önemlisi, yazmaktan utanmamayı öğrenebilmek. Zaten işe yarayana kadar her şey biraz utanç vericidir. 🙂
Bu yola başlamak isteyen herkese, henüz hazır hissetmeseler bile yazmaya devam etmelerini ve yazdıklarını paylaşmaktan korkmamalarını öneririm. Çünkü bazen bir metnin hayatımıza ne zaman, nasıl ve kimin aracılığıyla dokunacağını önceden bilemeyiz.

















