Bu defa, edebiyatçıların yazma fikirlerinin nasıl şekillendiğine kendi anlatımlarıyla tanıklık ettim. Yazar Gülhan Tuba Çelik ile yazılarına ilham veren kitap, pasaj, film ve diziler üzerine konuştuk.

1)Bazen okuduğumuz bir pasaj ya da kitap, zihnimizde bir kurgu fikrinin oluşmasına neden olabiliyor. Sizi yazarken etkileyen, bir yazı fikrinin ortaya çıkmasına vesile olan bir pasaj veya kitap var mı?
Ben bu konularda yaradılış gereği biraz sabit fikirliyim ve dış müdahalelere açık değilim. Bende bir eserin oluşması imgelerle meydana gelir. Başlangıçta sadece bir resim vardır. Karanlıklar içinde, ne olduğu pek anlaşılmayan, çamura belenmiş, bir yandan da sezgilerle ona doğru çekildiğim bir resim. Önce onu koklamaya, tanımaya, ne olduğunu anlamaya çalışırım. Üzerinde düşündüğüm bir dönem olur. Düşüncelerimi biraz daha geliştirmeyi başardığımda da oturur ve o resmin resmini çizmeye çalışırım. İlla bir görselle değil, zihin haritaları, krokiler, akış planlarıyla. Böylece karşımdaki şeyin üzerinde hakimiyet kuracağım bir noktaya gelmiş olurum. Bundan sonraki kısım emek sürecidir. Karşımdaki meselenin anahtar kelimelerinde kendimi geliştirmem ya da araştırma yapmam gereken bir nokta varsa oraları çalışırım. Bu da genelde okuma üzerinden olur. Akademik kitaplar, makaleler, sosyolojik analizler tarzında. Metnimi metinle besleyen, metnime başkasının metinlerinde bir çıkış arayan türden bir yazar değilim. Bence kendi hikayesi olmayan biri kimsenin hikayesini yazamaz. Ama şu elbette hepimiz için vardır. Metinleri okurken kafamızda bazı şeyler oturur, aydınlanır, renklenir, hepsinden önemlisi tetiklenir. Ama öyle metinlere de kendiliğimiz tarafından çekilmez miyiz zaten? Bilincinde olmadan ama ihtiyacımız olduğu için yaparız bunu.
2)Bazen bir filmde ya da dizide gördüğümüz tek bir görüntü, sahne veya yaşadığımız bir an bile zihnimizde uzun süre kalabiliyor. Sizi böyle aniden etkileyen, bir yazı fikrini tetikleyen film veya diziler oldu mu?
Diziden ziyade filmci, filmde de sert gerçekçi yönetmenlerciyim. Haneke, Lantimos, Kieslowski, Trier, Östlund, Zvyagintsev, Nikou tarzındaki anlatıları severim. Üst sınırım Nolan’dır. Onun bazı işlerini daha abartı bulurum. Benim için filmde gerçeğin karanlığına yakın olmak önemlidir. Yazarken de becerebildiğim oranda böyle bir dünyayı tercih ederim. İnsanı çürüyen toplum içindeki yozlaşmış varlığıyla ele almayı çekici bulurum. Bu adamları da kafamın içindeki dünyayla uyuştukları için seviyorum. Bir şekilde benzer yerlerden bakıyoruz. Sanatçı, içinde dönen düşünüşlere kafa yorduğu sürece dışarıdan almaya açıktır. Filmler belki bu anlamda etki yapabilir. Ben her zaman öfkeli biri olduğum için gerçek hayatımdaki tetiklenmeler bana yeterli geldi sanırım. Özellikle yararlandığım film ya da sahne olmadı. Bittikten sonra içimde uzun uzun yaşanan çaresizlik, yalnızlık, sürgün, yersizyurtsuzluk duygularıyla yüzleştiğim bir filmden söz edebilirim ama. Bela Tarr’ın Torino Atı. Finaldeki ışıksızlığı, ateşsizliği, çiğ yenilen patatesleri ve dışarıda kopan tufanı unutmam mümkün değil. Hangi insan hayatında en az bir kere öyle hissetmemiştir ki?
















