Geçmişin sessiz izlerinde: Fatma Yıldız’ın Yolun Karşısı | Derin Ada

Eylül 29, 2026

Geçmişin sessiz izlerinde: Fatma Yıldız’ın Yolun Karşısı | Derin Ada

Fatma Yıldız, Yolun Karşısı’nda büyük kırılmaların değil, insan hayatında sessizce biriken küçük anların peşine düşüyor. Çamurdan yapılmayı bekleyen bir ev, sarı bir tarak, sofraya konan bir tabak, kısa bir tebeşir parçası, eski bir kaset ya da market sepeti… Yıldız’ın öykülerinde gündelik hayatın sıradan nesneleri, belleğin kapısını açan anahtarlara dönüşüyor.

İnsan geçmişini ne kadar geride bırakabilir? Çocukluğun bir köşesinde yarım kalan şey gerçekten tamamlanabilir mi? Kaybettiğimiz insanlar hayatımızdan bütünüyle çıkar mı, yoksa onların yokluğuna göre yeni alışkanlıklar mı ediniriz? Fatma Yıldız’ın Uçurum Yayınları etiketiyle yayımlanan Yolun Karşısı adlı öykü kitabı, bu soruları yüksek sesle sormadan, gündelik hayatın ayrıntıları arasından geçirerek okurun önüne getiriyor.

Kitapta “Çamurdan Ev”, “Tarak”, “Sofra”, “Tebeşir”, “Geç Kaldığım Çocuk”, “Yolun Karşısı”, “Sepet”, “Kayıt”, “Aynı Nokta”, “Pedal” ve “Rip Akıntısı” başlıklı on bir öykü yer alıyor. Bu öyküleri birbirine bağlayan temel damar ise bellek. Ancak Yıldız için bellek, geçmişin eksiksiz biçimde saklandığı güvenilir bir arşiv değil. Tam tersine, yıllar içinde eksilen, dönüşen, kimi ayrıntıları büyütüp kimilerini silen canlı bir alan. Bir koku, bir ses ya da yıllardır bir çekmecede bekleyen eşya, hiç beklenmedik bir anda geçmişle bugün arasındaki mesafeyi ortadan kaldırabiliyor.

Kitabın açılışındaki “Çamurdan Ev”, bu yaklaşımın belirgin örneklerinden. Kızının okul ödevi için getirdiği seramik hamuruyla karşılaşan anne, kendi çocukluğunda yapmak isteyip tamamlayamadığı çamurdan evi hatırlıyor. Büyük bir felaket yüzünden değil; gündelik hayatın küçük ertelemeleri arasında kaybolmuş bir çocukluk arzusudur bu. Yıllar sonra kızının yanında oturup küçük bir ev yapmaya başladığında geçmişi onardığını düşünebiliriz. Fakat öykü daha güç bir gerçeğin çevresinde gelişir: İnsan geçmişte yarım bıraktığı işi tamamlayabilir, ama o işi yarım bırakan yaşına geri dönemez. Öykünün duygusal ağırlığı da tam burada belirir. Çocukken kurulamayan ev yıllar sonra kurulmuştur; fakat o evin kapısından içeri girmesi gereken çocuk artık aynı yerde değildir.

Yıldız’ın öykücülüğünde nesnelerin özel bir yeri var. “Tarak”ta yıllardır saklanan sarı tarak, kuşaklar arasındaki görünmez bağı taşırken “Tebeşir”de küçücük bir tebeşir parçası, yazıyla kurulmuş ilişkinin başlangıcına götürüyor anlatıcıyı. Çocuklukta kara tahtaya yazılan birkaç cümlenin öğretmen tarafından hemen silinmeyip “Şimdilik kalsın” denilerek korunması, dışarıdan bakıldığında önemsiz sayılabilecek bir an. Oysa insanın kendisine ilişkin algısının bazen böyle küçük karşılaşmalarla biçimlendiğini hatırlatıyor öykü. Yazı ertesi gün siliniyor; geriye yalnızca beyaz izler kalıyor. Fakat yazarken duyulan sevinç kalıyor.

Bu nedenle Yolun Karşısı’ndaki nesneler dekor olmaktan çıkıyor. Tarak yalnızca tarak, tebeşir yalnızca tebeşir, kaset yalnızca eski bir kayıt aracı değil. Her biri zamanın maddi karşılığı hâline geliyor. İnsanların unuttuğunu nesneler hatırlıyor; daha doğrusu insan, onlara yeniden dokunduğunda kendi belleğinin saklı bölmelerine ulaşıyor.

Kitabın güçlü damarlarından biri de çocukluğa yetişkinliğin içinden bakması. “Geç Kaldığım Çocuk”ta bu bakış daha doğrudan bir karşılaşmaya dönüşüyor. Yetişkin anlatıcı eski okulunun bahçesinde adeta kendi çocukluğuyla karşı karşıya geliyor. Burada mesele nostalji değil; bir çocuğun başkalarının bakışları aracılığıyla kendisi hakkında öğrendikleri. Acıma, eksiklik duygusu ve çevrenin kimi zaman farkında bile olmadan çocuğun benliğine bıraktığı izler, öykünün merkezine yerleşiyor. Böylece Yıldız, çocukluğu yalnızca özlenen bir geçmiş olarak değil, yetişkinlik boyunca taşınan bazı duyguların başlangıç noktası olarak ele alıyor.

“Sepet”te ise kayıp, market koridorlarında beliriyor. Alışkanlıkların insanlardan daha uzun yaşayabileceğini gösteren öyküde anlatıcı, artık hayatında bulunmayan biri için alışveriş yapmayı sürdürdüğünü fark ediyor. Sepete atılan yiyecekler, gündelik hayatın belleğinin zihinsel bellekten daha inatçı olabileceğini düşündürüyor. İnsan birinin yokluğunu aklıyla kabul etmiş olsa bile eli hâlâ onun sevdiği peynire, zeytine ya da sucuğa uzanabiliyor. Yas böylece büyük cümlelerle değil, alışveriş sepetinin içindeki birkaç ürünle görünür hâle geliyor.

“Kayıt”ta eski bir kasetten yükselen ev sesleri, belleğin bir başka biçimine dönüşüyor. Yıllar önce kaydedilmiş sıradan bir akşam; tabakların sesi, yere düşen bir kaşık, odadan geçen bir çocuk ve artık duyulamayan bir insanın sesi… Yaşandığı sırada kayda değer görünmeyen an, zaman geçtikçe paha biçilemez bir hatıraya dönüşüyor. Kitabın önsözünde dile getirilen “Hayatın en derin izleri, çoğu zaman kimsenin önemsemediği küçük anlarda saklıdır” düşüncesi de öykülerin ortak poetikasını açık biçimde ortaya koyuyor.

Kitaba adını veren “Yolun Karşısı” ise bu dünyayı yol, durak ve karşı taraf imgeleri üzerinden genişletiyor. Bir yaşlı adamın durakta beklerken karşı kaldırımda gördüğü küçük bir sahne, zaman ve tercih üzerine düşünmesine yol açıyor. Kaçırılan bir otobüsün hayatı durdurmadığını bilen yaşlı adamın karşıya geçmesiyle “karşı taraf” fiziksel bir mekân olmaktan çıkarak insanın kendi hayatına baktığı konuma dönüşüyor. Yol değişmezken karşısının değişmesi, kitabın bütününe yayılan geçmiş-bugün gerilimini de yalın bir imgeyle özetliyor.

Son öykülerden “Pedal” ve “Rip Akıntısı”nda ise geçmişle ilişkinin yanında hareket ve yön duygusu belirginleşiyor. “Pedal” çocuklukta kazanılmış küçük bir zaferi yıllar sonra başka bir gözle değerlendirmeye açarken, “Rip Akıntısı” kitabın temel meselesini güçlü bir metaforla tamamlıyor: Bazen kurtulmanın yolu varılmak istenen yere bütün güçle yönelmek değil, bir süre başka yöne hareket etmeyi kabul etmektir. İnsanı açığa sürükleyen akıntıyla savaşmak yerine onun dışına çıkmayı öğrenmek, öyküde yalnızca fiziksel bir hayatta kalma bilgisi olarak kalmaz; geride bırakmak, gitmek ve değişmek üzerine de anlam kazanır.

Fatma Yıldız’ın anlatımı gösterişten uzak. Duyguyu büyütmek yerine ayrıntıyı öne çıkarıyor; okura ne hissetmesi gerektiğini söylemektense nesneleri, sesleri ve küçük hareketleri konuşturmayı tercih ediyor. Bu tutum özellikle kayıp ve geçmiş temalarının işlendiği bölümlerde metni melodramdan uzak tutuyor. Öykülerin çoğunda bugünden geçmişe açılan bir kapı, ardından yeniden bugüne dönüş var. Fakat bu dönüşlerin hiçbiri başladığı noktaya bütünüyle geri gelmiyor. Çünkü hatırlayan kişi, hatırlamadan önceki kişi değil artık.

Yolun Karşısı belki de en çok bunu söylüyor: Geçmiş, gidilip geri alınabilecek bir yer değil; bugünkü hayatımızın içinde biçim değiştirerek yaşamayı sürdüren bir katman. İnsan bazen yıllarca karşı kıyıya bakıyor, bazen eski bir çekmeceyi açıyor, bazen de boş bir alışveriş sepetinin başında duruyor. Sonunda karşılaştığı şey ise çoğu zaman geçmişten çok, geçmişin içinde biçimlenmiş bugünkü kendisi oluyor.

Fatma Yıldız, gündelik hayatın kolayca gözden kaçabilecek ayrıntılarından yola çıkarak okuru kendi hafızasının küçük odalarına çağırıyor. Yolun Karşısı, büyük olayların değil, zamanında küçük sandığımız şeylerin bizi nasıl uzun yıllar boyunca taşıdığını anlatan; aile, çocukluk, kayıp, aidiyet ve zaman üzerine sessiz ama içten bir öykü toplamı.

Yorum yapın