İnsan neyi bilmeyeceğini bilebilir mi? | Ahmet Yasin Çomoğlu

Eylül 24, 2026

İnsan neyi bilmeyeceğini bilebilir mi? | Ahmet Yasin Çomoğlu

Bilginin ilk akla gelen tanımlarından biri “belirsizliği ortadan kaldırma gücü” olmasıdır. Bilmek, ölçmek, sınıflandırmak ve ayırmak demektir. Bu yüzden cehalet, bilginin karşısında duran bir eksiklik gibi görünür. Fakat insan aklı, bütünüyle kuşatamayacağı bir hakikatle karşılaştığında ne olur? Bilginin en yüksek biçimi, önce kendi sınırını kavramak olabilir mi?

On beşinci yüzyılın ilk yarısında Avrupa, Orta Çağ’ın kurumlarıyla düşünmeye devam ederken yeni bir dünyanın eşiğindeydi. Kilise içindeki mücadeleler, Doğu ve Batı kiliselerini birleştirme girişimleri ve matematiksel düşüncenin yükselişi aynı zeminde buluşuyordu. Kardinal, hukukçu, diplomat, matematikçi ve teolog Nicolaus Cusanus, bu geçiş çağının figürlerindendir. 1437-1438’de Konstantinopolis’e gönderilen heyette yer almış; dönüş yolculuğunda beliren bir sezginin kendisini başyapıtına götürdüğünü anlamıştır. Öğrenilmiş Cehalet Üzerine, 1440’ta bu arayışın ürünü olarak ortaya çıktı.

Cusanus’un kullandığı “öğrenilmiş cehalet”, bilgisizliği yüceltmez. Aksine, bilmenin nasıl işlediğine ilişkin sıkı bir muhasebeden doğar. İnsan, bilinmeyeni önceden bildiği bir şeyle karşılaştırarak kavrar; ölçer, oran kurar ve benzerliklerden hareket eder. Sonlu şeyler söz konusu olduğunda bu yöntem işleyebilir. Fakat sonsuz, herhangi bir ölçünün ve oranın içine sığmaz. Sonlu akıl ile sonsuz hakikat arasında ortak bir ölçü bulunmadığı için insan, Tanrı’yı ve mutlak hakikati eksiksiz biçimde kuşatamaz. Bilgelik tam da burada, bu yetersizliği tanımakla başlar.

ÇOKGEN DAİREYE YAKLAŞIRKEN

Cusanus bu düşünceyi matematiksel imgelerle görünür hâle getirir. İnsan aklının hakikatle ilişkisini, köşeleri sürekli artırılan bir çokgenin daireyle ilişkisine benzetir. Çokgen daireye gittikçe yaklaşır; fakat çokgen olarak kaldığı sürece dairenin kendisi olamaz. İnsan bilgisi de hakikate daha uygun açıklamalarla yaklaşabilir, ama onu bütünüyle tüketemez.

Bu benzetme, öğrenilmiş cehaletin şüphecilik olmadığını gösterir. Cusanus “Hiçbir şey bilemeyiz,” demez; daha kesin bir kavrayışın daima mümkün olduğunu, buna karşılık sonlu aklın mutlak kesinliği ele geçiremeyeceğini söyler. Cehaletin öğrenilmiş hâli, arayışı durdurmaz; onu kibirden arındırır. İnsan, bilgisinin sınırını fark ettikçe hakikate kapanmak yerine ona daha dikkatli yaklaşır.

Eserin birinci bölümü bu yaklaşımı “Mutlak Maksimum” kavramı çevresinde geliştirir. Kendisinden daha büyüğü düşünülemeyen maksimum, aynı zamanda kendisinden daha küçüğü olmayan minimumla örtüşür. Çünkü mutlak düzeyde büyüklük ve küçüklük gibi karşıtlıklar anlamını kaybeder. Cusanus’un “karşıtların örtüşmesi” diye anılan düşüncesi buradan doğar. Çizgi, üçgen, çember ve küre gibi geometrik şekiller, Tanrı’yı kanıtlayan nesneler değil; sonlu zihni kendi alışılmış ayrımlarının ötesine taşıyan işaretlerdir.

MERKEZİ HER YERDE OLAN EVREN

İkinci bölümde bakış yaratılmış evrene çevrilir. Evren, Cusanus’un diliyle “daralmış maksimum”dur: Mutlak olanın kendisi değildir, fakat her varlıkta belirli bir tarzda görünür. Bu düşünce onu çağının kozmolojik kabullerini sarsan sonuçlara götürür. Evrenin sabit bir merkezi ve değişmez bir çevresi yoktur; Dünya da hareketsiz merkez değildir. Her gözlemci kendisini durağan merkez, öteki gökcisimlerini hareketli görür. Cusanus bunu, kıyıyı göremeyen bir gemi yolcusunun kendi hareketini fark edememesiyle açıklar.

Bu kozmoloji modern astronomiyle özdeşleştirilemez; Cusanus, Kopernik’in sistemini önceden kurmuş değildir. Yine de Dünya’yı ayrıcalıklı merkez olmaktan çıkarması, kapalı kozmos tasavvurunda önemli bir çatlak açar. Dünya ona göre aşağı ve değersiz bir bölge değil, öteki gökcisimleri gibi “asil bir yıldız”dır. Merkezin her yerde, çevrenin hiçbir yerde olduğu fikri fiziksel bir haritadan çok metafizik bir yön değişimini anlatır.

ORTA ÇAĞ İLE MODERNLİK ARASINDA

Üçüncü bölüm, Mutlak Maksimum ile yaratılmış evren arasındaki ilişkiyi Mesih üzerinden tamamlar. Böylece eser, yalnız bilgi teorisi veya kozmoloji kitabı olmaktan çıkar; Teslis, yaratılış, İsa’nın tabiatı, iman ve kilise üzerine genişleyen bir Hıristiyan metafiziğine dönüşür. Cusanus’un yeniliği teolojiyi geride bırakmasında değil, onu matematik, sonsuzluk ve bilginin sınırlarıyla yeniden düşünmesindedir.

Bu yüzden Cusanus’u yalnız “ilk modern filozof” diye anmak da yalnız Orta Çağ’ın son büyük düşünürlerinden saymak da eksik kalır. Taha Cem Aydın’ın girişinde gösterildiği üzere Cassirer onu modern felsefenin başlangıcında görürken, Blumenberg Orta Çağ tarafında konumlandırmış; Koyré ise kapalı dünyadan sonsuz evrene geçişin habercileri arasında değerlendirmiştir. Cusanus’un önemi belki de bu iki çağdan birine kolayca yerleştirilememesinde yatar.

Öğrenilmiş Cehalet Üzerine, insan aklını küçültmek için değil, gerçek ölçüsüne yerleştirmek için yazılmıştır. Aradan altı yüzyıla yakın zaman geçtikten sonra metnin hâlâ canlı kalan sorusu şudur: Bilgimiz arttıkça sınırlarımızı da daha iyi görebiliyor muyuz? Cusanus’un cevabı, hakikate yaklaşmanın ilk şartının onu bütünüyle ele geçirdiğimiz yanılsamasından vazgeçmek olduğudur.

Yorum yapın