
“Şimdi ben bir aksolotlum.”
Yukarıdaki cümle,“İyi bir öykü başından, okuyucuyu nakavt etmelidir.” diyen Julio Cortázar’ın aklın sınırlarını zorlayan öykülerinden biri olan Aksolotl’un daha maçın en başında, beni yere seren vuruşudur!
Yenilen doymazmış derler… İlk paragrafta beni nakavt etmesine ve insafsızca gelen o sert darbenin etkisinin hiç azalmamasına rağmen defalarca okuduğum bir öyküdür bu. Her okuyuşumda, ilk defa okuyormuş gibi beni şaşırtan, her seferinde beni yere savuran tam bir Cortázar öyküsü…
Öykünün patikasında bir kere daha yol alırken beni takip etmek ister misiniz?
Cortázar gibi Paris’te yaşayan bir adam, Paris’in “ağır bir kuş uykusunun ardından, tavuskuşu kuyruğunu açtığı bir ilkbahar sabahında” Jardin Des Plantes’deki hayvanat bahçesine gider. Ayakları onu akvaryum bölümüne götürür ve orada aksolotlarla karşılaşır.
Birisi, aksolotlar da neymiş dedi galiba…
Meksika’daki göllerde yaşayan, yaşam alanları gün geçtikçe daralan, solungaçlara sahip bir canlı türü… Balık görünümlü ama balık değil. Detaylı öğreneceksiniz merak etmeyin. Biraz sabır!
Biz öyküye dönelim.
Adam, aksolotlardan gözlerini alamaz. Bir saat boyunca bakar, hareketlerini izler. Bir gün sonra yeniden gider, merakla bakmaya devam eder. “Aramızda bir bağ olduğunu, sonsuz derece de yitik ve uzak da olsa bir şeyin bizi birleştirmeye devam ettiğini ilk andan itibaren anladım.” diye düşünür.
Dikkatle inceler. Bu canlı varlıkları tanımak, anlamak ister.
“Küçücük parmakları, insani tırnakları, hareketsiz zarif bacakları, topluiğne başı gibi iki delikten oluşan, her türlü hayat belirtisinden mahrum gözleri, ifadesiz suratlarıyla” bu canlılar adamı büyülerler.
Sadece adamı büyülemekle kalmazlar, gözleriyle adamla konuşurlar. Adama “farklı bir hayatın, başka bir bakma biçiminin varlığından” bahsederler. Adam, o ifadesiz bakışlarda “kurtar bizi” diye haykıran sessiz bir ses duyduğunu bile sanar. Üzerine dikilen o donuk bakışlar, bazen tanık, bazen acımasız yargıçlara dönüşür. Hangi suçun tanığı, hangi davanın yargıcıdırlar? Belirsiz…
Adam her gün akvaryuma gider, saatlerce onları izler. Kimi zaman huşu içindedir, kimi zaman da bakışları akvaryumdaki bekçiyi bile rahatsız eder, “onları gözlerinizle yiyorsunuz.” der. Adama göre ise “altın bir yamyamlıkla, gözleriyle yavaş yavaş yiyen aslında onlardır”. Doğrusu bu beni hiç şaşırtmadı. Aztek’lerin tanrılarından Quetzalcoatl’ın ikiz kardeşi Xolotl, tanrıların dünyayı yaratmak için bitmek bilmeyen iktidar kavgaları sırasında, kurban olmamak için bir semendere dönüşüp saklanmıştır. Gözleriyle yavaş yavaş adamı yiyen bu canlılar, Xolotl’un torunlarıdır ve içlerinde atalarının öfke ve korkularını hâlâ taşırlar.
Aksolotlar ile adam arasındaki sözsüz, sessiz iletişim devam eder.
Adamın, kendisine bile itiraf etmediği, ama bilinç dışının derinliklerinde gerçekleşmesini istediği bir arzusu en sonunda gerçekleşir. Bir anda, kendi yüzünü, akvaryumdaki aksolotlun yüzünde görür. Bir aksolotl olmuştur.
Yok artık, daha neler demeyin bana! Cortázar her zamanki gibi yoktan var etmiş, imkansızı mümkün kılmıştır. Tüm bu olanlara nasıl bir açıklama getirebiliriz? Bir yer değiştirme, bir dönüşüm, çoklu kişilik bozukluğunda bambaşka bir seviye! Siz ne düşünürsünüz?
Adam, o daracık akvaryumun içinde yaşayan bir aksolotl olarak, akvaryum dışında duran kendisine bakmaya başlar. Önceki haline, cam akvaryumun ayırdığı öteki parçasına, geçmişine…
Bir aksolotl olarak, tek bir beklentisi vardır; aksolotların hikayesinin yazılması! Bu hikayeyi de akvaryumun dışında kalan öteki parçasından, kendisinden daha iyi kim yazabilir ki?
Cortázar, öykü anlatıcılığında gerçekle fantastik arasındaki belirsizliği hissettirmeyi, gerçekleri ters yüz etmeyi çok sever. Bu öyküde hangi gerçeği ters yüz etmiştir? Aksolotl’un suretinde kiminle göz göze gelmiştir, Arjantin’de bıraktığı parçasıyla, gençliğiyle mi?
Julio Cortázar, Arjantin’deki siyasal atmosferdeki aşırı ısınma nedeniyle ülkesinde yaşayamayacağını anladığı zaman, “canlı bir organizma” olarak gördüğü Paris’e gider. Paris’de adım adım yürürken, kendi iç dünyasına doğru yürüyormuş gibi hisseder. Ama geride bırakmak zorunda kaldığı Buenos Aires’de onu hiç bırakmaz, ölene kadar eşlik eder.
İşte tam da bu yüzden, Arjantin’de emanet bıraktığı parçası, Paris’e yerleşen Cortázar’dan, hikayesini anlatmasını mı istemiş olabilir mi? Belki de, kolektif bilinç dışından taşınan, Güney Amerika kıtasının kanlar içindeki geçmişinin gözlerinin içine bakma, hesaplaşma çağrısıdır.
Bu soruların cevaplarını bilmiyorum. Emin olduğum tek bir gerçek var, Cortázar’ın her zaman olduğu gibi okuyucusunu sorularla baş başa bıraktığı… Bir değişime uğramadan doğrudan yetişkenliğe geçen, bir uzuvlarını kaybettiklerinde, bu uzuvlarını yeniden oluşturma gücüne sahip aksolotların, Cortázar’a çok şey anlattığı…
Cortázar’ın Berkeley’de verdiği derslerin derlendiği Edebiyat Dersleri kitabında “Edebiyatın hiçbir türünde iyi konular ya da kötü konular diye bir şey olmaz, her şey onları kimin nasıl ele alacağına bağlıdır. Birisi demişti ki bir taş hakkında yazıp ortaya büyüleyici bir şey çıkabilir, yeter ki yazanın adı Kafka olsun.” şeklinde bir paylaşımı yer alır. Son cümlede bir değişiklik yapmak istiyorum.
Bir “aksolotl” hakkında yazıp ortaya büyüleyici bir şey çıkabilir, yeter ki yazanın adı Cortázar olsun.
















