
Ailemin en küçüğüydüm, Züleyha. Benden büyük iki ablam vardı: modern isimleriyle Oya ve Funda. Oysa benim adım… Çizgi romanlarda kahramanların atlarına verilmiş bir isim ya da tarihte kavuşamayan âşıkların anıldığı bir isim. Babamın erkek evlat umuduyla çıktığı üçüncü yolculuğun sonunda da kız çocuğu olarak gelmem, sanırım üzerindeki sevgi enerjisini bitirmişti. Ne yazık ki, benim çocukluğum hep ablam Oya’nın gölgesinde geçti.
Vazgeçilmezleri, el üstünde tutulanı, ailenin ilk göz ağrısı hep oydu. Sanki dünya onun etrafında dönüyor, dönmese bile tüm fettanlığıyla nasıl döndüreceğini iyi biliyordu. Evin bütçesi onun için sonuna kadar açılır, istediği her şeye anında kavuşurdu. Bana gelince, “Küçüksün, daha çok fırsatın olacak, hepsini yaparsın” vaazlarıyla bütün heveslerim kursağımda bırakılırdı.
Böyle özenle, böyle kayırılarak büyüyen bir abladan ne bekleyebilirdim ki? Çocukken oyuncaklarını dahi paylaşmazdı. Mızmızlanır, kavga çıkarır, çıkarı yoksa dokundurtmazdı bile. Demeye dilim varmıyor ama tabiri caizse, domuzun tekiydi; ne yazık ki, hâlâ da öyle. “Okusa üzülecek, neden bunları yazıyorsun?” dediğinizi duyar gibiyim. Biz onunla köprüleri çoktan attık. Dilerim ahirette dahi yoluma çıkmaz da huzurlu bir ruhla hiç olmazsa orada güzel bir yaşam sürerim.
16 yaşımın heyecanında, sokağın karşısında, evlerinin cephesi bizimkine bakan Can’a kendimi bildim bileli körkütük âşıktım. Onun da bana ilgisini hissediyordum ama ne o bir adım atıyor ne de ben. Günlerimi evimizin salon camında, tülün ardından gizlice balkonda sigara içişini izleyerek geçiriyordum. Bu gizli suç ortaklığımızda neredeyse gözlerimin izleri tüllerin üzerinde asılı kalmıştı.
Okul dönüşlerinde mahalle abimiz, koruyup kollayanımız olarak gururla, bizimse güvenle dinlediğimiz o Can… Anlattıklarını öyle bir dikkatle dinlerdim ki, sanki ağzından her an inci taneleri düşecekmiş gibi gelirdi. Kolunun koluma yanlışlıkla değdiği noktalardan kıvılcımlar fışkıracak diye ödüm kopardı. O yaşımda ona tutkulu, tutuklu, tutulmuştum.
O, çift dikişten dolayı yirmisinde hâlâ lisede, bense orta sonda… Bazen bana baba gibi de gelirdi. Bir gün yolda, kuytu bir köşede, bir fıkra anlatır gibi heyecansızca sarılıp kuru, acemi bir öpücükten sonra beni çok sevdiğini ve kabul edersem iki hafta sonra ailesini istemeye göndereceğini söyledi. Dünyalar benim olmuştu. Demek ki tülün ardından duygularımı geçirmeyi başarmıştım.
Bu sevinçli haberi bir an önce aileme duyurmak için koşar adım eve vardım. Babam yaşımı öne sürerek, okulumu hatırlatarak biraz isteksizce ve düşünceli bir tavırla “Gelsinler bakalım” dedi.
Evde hemen bir heyecan ve düğün havası esti. Köşe bucak temizlikler yapıldı, hepimize yeni kıyafetler alındı. Annem mutfakta hünerlerini konuşturdu; masayı börekler, soğuk mezeler ve meyveli salatalarla donattı. Ne yalan söyleyeyim, kendimle ve ailemle ilk kez gurur duyuyordum. Büyümüştüm ve evlenecektim! Heyecandan tırnaklarımda kemirilecek yer kalmamıştı.
Nihayet beklenen hafta sonu geldi. İçeride bizim bildik kokularımız, dışarıdan gelen başka güzel kokularla karışıp evimizi tam bir koku festivaline çevirmişti. Güler yüzler, tatlı diller, hâl hatır sormalar… Babalar arasında birkaç siyasi soruna değinildi, anneler arasında komşular çekiştirildi. Saatler ilerlerken, annemin kaş göz hareketinden kahve sırasının bana geldiğini anladım ve mutfağa geçtim.
Peyderpey getirdiğim kahvelerin son servisini yaptıktan hemen sonra, Can’ın babası o bilindik cümleyi kurdu: “Sebebi ziyaretimiz Allah’ın emri, peygamberin kavliyle…” diyerek oğlunun beni istediğini dile getirdi.
Sözü alan babam, tereddütle başladığı konuşmasına bana söylediği engelleri onlara da iletti: “Can oğlumuzu yıllardır tanırız, iyidir hoştur, severiz ama bizim kızımız kardeşlerin en küçüğü. Bilirsiniz ki toplumumuzda adettir, önce büyük kız evlenir. Şimdi sizin de şahitliğinizde, yaşları yaşlarına eşit olan Can oğlumla Oya kızımın olurunu almak ve onları evlendirmek daha doğru olmaz mı? Züleyha daha küçük, onun önüne gelecek yıllarda daha çok kısmet çıkacaktır. Ne dersiniz çocuklar, olurunuz var mıdır?”
Can tereddüt etti. Babasının bakışı karşısında boynunu büküp kabul etmekten başka bir şey yapamadı. Domuz ablam Oya ise, sanki daha önceden bilir ve hazırmış gibi sevinçle “Evet, evet, çok isterim!” dedi.
Hemen oracıkta söz kesildi. Günlerce ağladım. Çocuk değildim ki; sevgiyi, aşkı ben de biliyordum. Gönlüm kırıktı. Karalar bağladığım o günlerden birinde, ailem nişan için alışverişe çıktığında kapı çaldı. Gözlerime inanamadım; karşımda Can duruyordu.
Onunla göz göze geldiğimde, sergilemeye çalıştığım sükûnet yerle bir oldu. İçeri buyur etmekle etmemek arasında bocalarken, kararlılıkla “Evde yoklar” deyip kapıyı kapatmaya çalıştım ama o ayağını aralığa koyarak kendini içeri attı. Kapı kapanır kapanmaz önce ellerimiz, sonra bedenimiz, en sonunda da dudaklarımız bir bütün oldu. Özlemiş olarak birbirimizin tadını özümseyene kadar ayrılmayan bedenlerimiz bir ara birbirinden sıyrıldığında, Can üzgün ve ağlamaklı bir yüzle konuştu: “Züleyha, ben sadece seni sevdim ve ömür boyu da seni seveceğim ama ne yapayım ki büyüklere hayır diyecek yaşlarda değiliz.”
Can’ın kapı aralığından sızarak yüzüme karşı ılık nefesiyle söylediği son sözleri, sönmek üzere olan ateşi yeniden canlandıran bir nefes gibiydi. Aylardır duygularımı gizlemek için donuklaşan çehrem aniden değişti. Yüzüme büyük bir canlılık ve mutluluk yayıldı. Can’ın sıcacık nefesini boynumda, yanan ellerini sırtımda, şiddetle çarpan kalbini göğsümün üstünde hissedince içimde sönmüş olduğunu sandığım bir ateş birden alevlendi. Sonsuza dek böyle kalabilirdik. Ama daha uzun kalırsa aileme yakalanma ya da başımıza istenmeyen bir şey gelme ihtimaline karşı akıllıca davranarak onu dışarı ittim.
Birkaç hafta sonra Oya ile Can’ın nikâhındaydık. Zafer kazanmış gibi gururlu, mutlu ve mağrur görünmeye çalışıyordum. Zavallı rolü oynamak bana göre değildi. Zaten zavallı da değildim.
Büyük bir oyuncu gibi, Can’a ve ablama karşı rol yapmaya başladım. Ne nikâh memurunun sözlerini ne yüzüklerin takılışını ne de imzaların atılışını fark ettim. Hiçbir şey görmemeye ve duymamaya çalışıyordum. Zihnimi başka şeylere verdim. Duvardaki saatin tik takları ile oyalandım.Bu durum, aramızdaki ilişkiyi daha da tutkulu ve tehlikeli hâle getiriyordu.
Cicim ayları ve balayı günleri göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Ev içinde ya da onlara misafirliğe gittiğimizde, büyüklerimiz ne kadar engellemeye çalışsa da birbirimize dokunmalarımız, fırsat bulursak doya doya öpüşmelerimiz ayyuka çıkmıştı. Kısa bir süre sonra ablamın hamilelik haberini aldık. Artık kendisinden başkasını görecek hâli kalmadığından, Can ile daha rahat görüşme fırsatları yakalıyorduk. Ablamı uyuttuğu, sıcacık yatağından benim alevler fışkıran bedenime gizlice sahip olduğu gecelerden sonra, çok geçmeden bende de garip sinyaller olmaya başladı.
Kısacası, ablam gibi ben de hamileydim. Kaderin ipleri, şimdi hem beni hem ablamı birbirine görünmez bir düğümle bağlıyordu. Bu gizli sır, üçümüzün de hayatını geri dönülmez bir şekilde değiştirecekti. Peki, bu tehlikeli oyunun sonunda kim galip gelecekti? Ablam mı, Can mı, yoksa intikamın soğuk rüzgârlarında savrulan ben mi? Hikâye yeni başlıyordu.


















