
90’lık anneme artan sevgimle…
Annem, müthiş bir ağıtçı ve masalcı kadın/dı…
Ağıt yakma geleneği çok eski bir kültürel geçmişe dayanıyor ve profesyonel bir meslek olarak yapılan ağıtçılık artık günümüzde neredeyse yok olmuşsa da; geçmişte ölen kişinin arkasından veya düğünlerde doğaçlama ağıt yakan, acıyı paylaşan ve “ağıtçı” bilinenler ve ailesinden bunu devralan kişiler vardı. Annem de onlardan biriydi.
Onun anlattığı masalların gözümde canlanması inanılmaz bir güzellikti. Annem, çocukluğumda değil, doksan yaşını devirmiş olmasına rağmen yine de gözümde bir söz büyücüsüdür. Ağzını açıp bir şey anlatmaya başladığı zaman ilk sözcüğünden sonra apayrı bir dünyaya adım atarım hâlâ. Annemin sesiyle büyülenir ve kendimi onun yarattığı anlatı dünyasının içinde bulurdum çocukluğumda.
Gözümde annem sözcüklerle müthiş filmler yapan ve bununla kalmayıp yaptığı filmleri gözümde canlandıran biriydi. Onun sözcüklerden oluşturduğu filmleri dinlemekle kalmıyordum, filmin içinde kendi gerçekliğimi de yaşıyordum. Ne onun anlatması bitsin ne de uykum gelsin isterdim. Anaç bir tavuğa sokulan boy boy civcivler gibiydik o zamanlar kardeşlerimle. Kerem ile Aslı’yı, Ferhat ile Şirin’i, Telli Senem’i, Köroğlu’nu, Nuh Tufanı’nı, Yusuf’un Kuyuya Atılışını, Oduncunun Çocuklarını, Al Gül ile Ak Gül’ü, Uyuyan Güzel’i, Mutlu Prens’i, Dedem Korkut’tan Boğaç Han’ın Hikâyesi’ni, Bamsı Beyrek’ini ve daha nicelerini dinlerken kendimden geçerdim…
Aradan yıllar geçip farkındalık duygum geliştikçe de yıldızlar kadar şaşırırdım. Okuması, yazması olmayan annemin, bunları nasıl öğrendiği, aklında tuttuğu ve anlattığı aklımı meşgul ederdi hep. Çok şeye şaşardım ama buna daha çok şaşardım. Bugün için doksan yaşını deviren annemin onca şeyi nasıl ve kimden öğrendiği; dediğim gibi aklımı kurcalardı hep. Bu konudaki sorularıma gülerek, nasıl aklımda tuttuğumu bilemem Allah vergisi bu oğlum ama unutma ki bizim çocukluğumuzda radyo, sinema yoktu. Büyüklerimiz uzun kış gecelerinde ondan bundan duyduklarını anlatırdı. Büyüklerimden, komşularımızdan, gelen masalcılardan duydum çoğunu… Ben de senin gibi dinlemeyi çok severdim, dalıp giderdim anlatılanların dünyasına… Hiç farkında olmazdım duyduklarımın aklımda kaldığını… Onlara öykünüp yaşıtım kızlara, oğlanlara duvar diplerinde anlattığımda kendime şaşardım, arkadaşlarımın bana şaştıkları gibi, derdi. Sonra çoğuna kendinden şeyler kattığını da, kimi anlattıklarını okuduğumda anlayacaktım ama annemin eklediklerinin eğreti durmaması da çok şaşırtırdı beni.
Bamsı Beyrek’in o muhteşem atının adını annem benliboz diye söylerdi. Aklım ermeye ve annemin anlattığı bazı masalların izlerini kütüphanede sürmeye başlayınca, kimi zaman doğrusunun bengiboz ya da dengiboz olduğunu söylerdim. Annem de bana benliboz demek daha kolay ve anlamlı geliyor bay bilmiş derdi bana. Akkavak Kızı’nın yiğitliği karşısında şaşakalırdım. Ağlayan Nar ile Gülen Ayva’yı dinlediğimde ise sonuna doğru gülmekten ölürdüm. Anneme, ya anne; dokuz kızdan sonra erkek gibi yetiştirilen onuncu kız bir beddua ile nasıl erkek oluyor, anlamadım derdim. Annem de, çokbilmiş bu masal, masallarda da her şey olabilir. Sen komik bulabilirsin. Yalnız unutma, masallar sorgulanmaz dinlenir. Onlara müdahale edemeyiz. Onlardan iyi gördüğümüz şeyleri alırız aklımıza tamam mı? derdi. Binbir Gece Masallarından ve aklıma şimdi gelmeyen daha nice masalı, halk hikâyesini anlatmaya başlayınca kendimden geçerdim. Sesi, anlatımı öylesine berrak ve öylesine içtendi ki…
Sırf bu yüzden işe gitmesini istemezdim. Durmadan masal, hikâye, mesel, destan anlatsın isterdim. O, bazen aynı şeyi değiştirerek anlatırdı biz ne kadar dinliyoruz diye kontrol edermiş kendince. Bir ben önceki anlatımıyla olan farkı söylerdim, sevinip gülerdi. Gözlerindeki o etkili sevgi dolu bakış beni ona daha da bağlardı.
Onun gibi masalcı olmayı ve herkesi, yani beni dinleyenleri sesimle büyülemek isterdim. Bazen annemi taklit edip kardeşlerime, sokak arkadaşlarıma annemden öğrendiklerimi anlattığım oldu ama hiçbiri beni sonuna kadar dinlemek istemedi. Bu onların aynı şeyleri dinlemek istememelerinden çok benim etkili biçimde anlatamamam yüzündendi sanırım.
Sonra annem ağıt da yakardı içli içli. Yakınlarda veya uzaklarda olsun birileri ölmüşse, hele de gençse kaybedilen annem mutlaka davet edilirdi. Ölenin hakkında bilgi alır ve mevtanın etrafında toplanan kadınları da ağlayacakları yoksa bile yaktığı ağıtla ağlatırdı. Bazılarına beni de yanında götürdüğü için tanık olmuştum. Saçlarım diken diken olurdu. Garip bir hayranlık duyardım anneme. Ve dilinden dökülen ağıt beni de sarıp sarmalardı. Kapının önünde, duvara yaslanmış ve onu duyacak kadar yakın olsam da olmasam da sesi, diğer kadınların sesini bastırırdı; sanki bana da duyurmak istermişçesine. Kendimi tutamaz ve hüngür güngür ağlardım ben de. Onun görevi bittikten sonra, ona para vermek isteyenlerden ne yapıp eder kurtarırdı kendisini ve şişmiş gözleriyle bana şöyle bir bakıp elimi sevgiyle tutar eve dönerdik.
Annem, kimseden para almazdı, fabrika işçisi olduğundan aylığıyla yetinmeye çalışırdı. Babam da belediyede işçiydi. Kendi yağımızda kavrulurduk. Annem, acısı olanın acısını yüreğinde hissederdi ve kimi zaman da yolda bana, anlamını nice sonraları da olsa öğreneceğim, ‘aslında herkes kendi acısına ağlar’ derdi.
Her buluştuğumuzda, babamı ve bunları konuştuğumuzda gülen kahverengi gözlerindeki ışıltıyla, ‘o günler rüyaymış gibi geliyor bana,’ der ve belki unuttuğum belki de sırf o anlatsın diye ses çıkarmadığım anılarımızdan birini anlatır, ama babamı toprağa verdiğimiz o günden bu yana sözü evirip çevirip babamla olan bir anısına getirir oldu. Ve ben bir kez daha anladım ki insan kendisi yaşadığı sürece kaybetmiş de olsa sevdiklerini yaşatıyor yaşadığı sürece ve asıl biz sevdiklerimizi kendimiz öldüğünde sonsuz kaybediyoruz, ama bizi bilen, sevenlerle de bir süre daha yaşıyoruz; farklı bir biçimde de olsa…
Şiire ve etkili konuşmaya heves etmemin ve çocuk kitaplarımda mutlaka kendime ait özgün bir masal kullanmamın bir nedeni de ağıtçı ve masalcı annemdir belki; kim bilir.

















